ilkan

   blognot

kim ?

31 mart 2006, cuma. 2058
  bugün metrekareye üç müslümanın düştüğü eyüp camisinin önündeydim.
0943
  eski evimiz fatih'teydi. güzel bir yerdi ben küçükken ama artık hacı hoca takımın mekanı oldu iyice. sanki fatih camisini temel aldılar ve etrafa yayıldılar. özellikle fatih camisi ve haliç arasında kalan, çarşamba denilen bölge korkunç. tüm şu televizyonda duyduğumuz tekke ve zaviyelerin orada olduğunu düşünüyorum. hala orada yaşayabilirdim sanıyorum, o çevre öyle olmasaydı ve evimiz daha büyük ve bize ait olsaydı.

30 mart 2006, perşembe. 2027
  ... üzerine yattığı ot yığınının arasından dal parçaları sırtına batsa da, baharın aylardır sıcak yüzü görmemiş iliklerini ısıtacak ilk güneşini kaçırmamak için serdiği gazetenin üzerine uzandı.

26 mart 2006, pazar. 1652
  bugün gün yirmi üç saat olarak yaşandı. saatlerimizi ileri aldık, günlük.
  karşı çıkmak çok önemli ve çok güzel bir şey. bazen gerçekten sırf ilk söylenen kabul edilmesin diye boşa karşı çıktığım ve düzelttiğim de oluyor. körü körüne inanmayı reddediyorum. bir şey söylenince onu kendi eleğimden geçiriyor, öyle karar veriyorum. şöyle şöyle olmuş. hayır, öyle olamaz. çünkü böyle bir şey var.  

25 mart 2006, cumartesi. 0949
  günlerdir, belki bundan önce yazdığım son günden itibaren her gün yazmayı düşündüm ama yazamadım. aklında devamlı böyle bir şey olması insanı biraz yoruyor. gönül yorgunluğu demişti bir büyüğüm bu tür durumlara.
  last.fm'in radyosu, elektrikten sonra en iyi icat olabilir. ah, bir de tüm bant genişliğini almasa.
  her gün, neredeyse, aksatmadan dişlerimi iki defa fırçalıyorum ama dişlerim yeteri kadar temiz olmuyor. çok uyuz bir şey. dişçim tükürüğümün böyle olduğunu, değişmeyeceğini söylemişti. çaresiz bir durum. ayrıca, bir şeyi merak ediyorum. benim yamuk dişimi ameliyatla çıkartıp tekrar fakat düz taksalar olmuyor mu? illa aylarca diş teli mi takmam lazım. peh.

14 mart 2006, salı. 1057
  günaydın. (bir süre ara veriyorum radyo djinin şarkıdan önce konuşması gibi. o sırada da homesick çalsın. ilk yirmi otuz saniyesi...)

12 mart 2006, pazar. 1758
  biraz önce aş kendini adlı bir kanaltürk programında paris'i gezdim. sanal olarak. gezdim değil, belki gördüm demek daha doğru. orada olmak istedim. uzun bir süre. merkezinde günler geçirip, o ilk günkü yabancı gelen görüntü silinene kadar sokaklara girip çıkmak istedim. zor tabii.

8 mart 2006, çarşamba. 2256
  cihana hükmetsen de, sağlığın olmayınca olmuyor. bir yudum insan'da duygu asena vardı. tam izlemedim ama beyinsel bir problemin varmış; onca kitabı yazan, dolu bir geçmişe sahip olan kadın, aptal gibi bakıyor o yana bu yana.

7 mart 2006, salı. 1157
  evvet! yedi mart oldu. böyle bir halit kıvanç girişi yapmak istedim.
  aliye adlı çok sevilen dizinin cadı tipli başrol oyuncusu sanem çelik bilmemkim ile aşk yaşadığı için, ortalık çalkalanıyor. aman, aslında bunu değil de, sabah sabah sabah sabah sen sabır ver seda sayan gösterisinde, bir tabur kadın bu konu hakkında dedikodu yapıyor, atıp tutuyor. ve, bu program yayınlanıyor. izleyeni var da yayınlanıyor. yoksa yayınlanmaz herhalde.
  şu yeni yetme, neredeyse hepsi birbirine benzeyen şarkılar üreten ülkem gruplarına karşı önyargımı bir türlü atamıyorum. bakıyorum boş da değiller. konservatuar mezunu bazılar, bazıları bin yıldır çalıyor, çaldığı enstrümanı. yavaş yavaş ısınacağım hepsine. bu benim vatandaşlık görevim.
  nedir bu tezat? feminist örgüt destekçileri neden hep kısa saçlı/erkek saçlı?
  sırabaşı olarak otobüs bekliyordum. arkamda da uzun bir kuyruk. aklıma sırabaşı olduğum ve bu sırayı istediğim gibi yönetebileceğim geldi. sonra bir adım öne attım. çaktırmadan izlediğim kuyrukta yavaş yavaş herkes bir adım öne attı. sonra "haydi, ben ilerliyorum, siz de arkamdan gelin" tarzı şüpheli ve otobüse yaklaşmaya yönelik bir hareket yaptım. bekleyen diğer otobüsün önüne doğru, arkamı kollayarak ilerledim. evet, kuyruk da benimle geldi. biraz sonrasında otobüs şoförü geldi ve kapıyı açtı. tam açtığı anda değil de biraz bekleyerek bindim. ne de olsa hakim benim. biraz zıpırlık var içimde.
  bakırköy deniz otobüslerinin çıkışını korkunç yapmışlar. deniz otobüsünden indikten sonra iki yanı suntalarla çevrili ve tek kişinin geçebileceği yüz, belki iki yüz metrelik bir kapalı alandan geçiyorsunuz. sanki görmemeniz gereken şeyler varmış ya da birazdan göreceğiniz kişi hitler'miş gibi. bir mantık bulamadım bunun neden olduğuna dair.

6 mart 2006, pazartesi. 0054
  tam bir ay, teorik olarak yirmi sekiz gündür yazmıyorum ki aynı güne denk gelmiş. evet, safsakladım yine. açıklayabilirim. belki de yazdım altı şubattan sonra fakat format attığım zaman salaklığıma doymayarak masaüstümü unuttum. silindi. yeniden güncellemeye devam edeceğim. önce kendime olan sözüm, sonra okumak isteyenlerin ilgisini boşvermek istemiyorum. çok saygılıyım. sevgiler.

6 şubat 2006, pazartesi. 1923
  et yemiyorum, et yemiyorum diyorum devamlı ama düşününce gerçekten fazla et yiyorum. dışarıdayken tercihlerim genelde et oluyor ve sanki yemiyormuşum gibi davranıyorum. tamam, annemler ayda birkaç defa et yemek zorundalar diye ben az yiyor görünüyorum ama sadece evde. aslında salatalarımı bile etli seçtiğim düşünülürse, ben bir hayvanım. karnivor.
  geçenlerde bir arkadaşım ile o berberdeyken buluşacaktık. girdim berbere ve girmemle berberin kokusundan ortamına kadar her şeyi özlediğimi fark ettim. ben en son erkek berberine lise son başında gittim. dört yıl olmuş yani. tabii arada kuaföre gittiğim oldu birkaç defa ama onlar kesinlikle aynı tadı vermez. kızların yaşayamadığı tatlar arasında bu da vardır örneğin. bir garip koku hakimdir içeriye: şampuan, tıraş losyonu, ıslak saç ve kolonya.. bunların yanında açık bir televizyon vardır. belki at yarışı. biraz daha uzasın saçım, gideceğim berbere. hem de o berbere. bir stil daha var uzun olarak yapmak istediğim. ardından okan bayülgen (!) saçı, sonra da kısa saç.

1 şubat 2006, çarşamba. 1400
  kıskananlar çatlasın içerikli doritos alaturka reklamını izleyince komik olduğunu anladım. özellikle kıskananlar çatlasın melodisinin hızlanmadan önceki hali kendi başına ayrı bir komik.
  biliyorsun ki okulum ve akademik hayat ile ilişkimiz pek iyi değil. gelecek kaygılarım var, belki de yok diye kaygım var. önceki gün doğum günümdü. yeni bir yaşa girdim ve dün sır kapısı, gönül gözü programlarında olduğu gibi bir olay başıma geldi. kahve içmek ve banka sırası beklemek üzere starbucks'ta oturuyorduk. yanımıza biri kadın üç kişi oturdu. daha sonra elimde arkadaşımın hediye ettiği incredible ailesinin baba karakteri ile oynamaya başlayınca adam merak etti. baktı, inceledi. sorular sordu. ardından yaratılan samimiyetten yararlanıp bizim masaya döndü ve bana birkaç soru sordu. bayağı bir soru sordu diyeyim. genelde hayata bakışım, ileride ne yapacağım hakkında. biraz hayat bilgisi verdi diyebilirim. tipimden mi yoksa cevaplarımdan mı anladı bilmiyorum ama karakter analizimi de yapabildi diye düşünüyorum. özet, sır kapısı'ndan çıkıp tam doğum günümün ertesinde karşıma çıkması beni şaşırttı, düşündürttü. bir şey değişti mi, bilmiyorum fakat ruhumu bir yere yönlendireceğim, atilla bey.
  handleable diye bir kelime varsa eğer söylemesi çok komikmiş.
  benzincilerdeki benzin kokusu bana hep uzun yolda dışarıdan arındırılmış ortamın sadece benzincilerde bozulmasını hatırlatır. camın ya da kapının açılıp benzin istenirken içeriye giren havanın o arındırılmış havayı dışarı attığı ve ilk duyduğunuz farklı kokunun benzinli olduğunu düşünürseniz, hak vereceksiniz.
  bizim okulda tuvalet ve tuvalet girişlerindeki yazılar çok geyik. ara beni boya beni tarzı birisi bir numara yazıyor diyelim. bir bakıyorsunuz o bir süre sonra diyalog haline gelmiş. aşağıya doğru cevaplar sıralanmış. pisuvarda işerken de hepsini okuyor insan, başka yapacak bir şeyi yok tabii.
  bir eğik camda kaç adet ortalama büyüklükte su taneciği durabilir sorusu ne kadar zor.
0251
  şubat geldi hoş geldi. ayrı bir karizması var bu şubatın, canım. küçük müçük ama sıradan değil.
  incesaz'ı açıkradyo'da duyup keşfetmiştim. küçükken yeni türkü'den, yakın geçmişte ise bülent ortaçgil'den aldığım hazı bana verebilmelerine çok mutluyum. öneriyorum.
  sabitdiskimi aldım alalı yirmi gb dosya indirdim sanırım. ne güzel. hepsi müzik. winamp'ı, last.fm'i ve torrent'i seviyorum.

31 ocak 2006, salı. 2125
  bir sürü iyi temenni geldi doğum günümde. kötü demiyorum, desem de beni dinlemeyip zaten alışılagelen yapılacak fakat gereksiz yani sadece lafta kalan şeyler. eleştirmek için eleştirmiyorum ama tüm yılımın mutlu geçmesini en iyi günlerin benimle olmasını dilediğim yok. tüm yıl mutlu olmak istemiyorum. ne sıkıcı!

30 ocak 2006, pazartesi. 0031
  merhaba. bugün benim doğum günüm. düşündüm de aslında iyisi ya da kötüsü ile hayatıma giren, girmeyip ucundan geçen herkese beni ben yaptıkları için bir borcum var. yaşlandım mı acaba, neden böyle konuşuyorum. ayrıca, israfil'in suru üflemesine az kaldı. bu durumda hepiniz yaşlı sayılırsınız. ben; pek sanmıyorum fazla uzun süreceğini insanoğlunun yaşamasının. bu yüzden aslında tüm isteksizliğim. bir de "yok olmak için var olmak" nedir. neyse. sağ olsun tüm kutlayanlar. mum çalıyor, ondan böyle yazmış olabilirim.
  I've got a sparkling pair of eyes, especially the right / it was designed to turn around and watch me from inside / my brain's a wonderful creation, well connected to my head / god gave me sweet imagination, it's sometimes helpful in bed / I-I-I-I, some say that I was made to touch the sky / Why-I-I-I, is something holding me down. de-phazz - garbo goodbye şarkısı. tamamen ben. evet.

23 ocak 2006, pazartesi. 1855
  on sekiz elli beş mm lens. saate bak, tam da fotoğraf makinesi araştırırken nasıl çıktı.
  bugün aşırı rüzgardan sanırım, elektrikler gitti bir süre. o arada yattım. yatınca çok hoşuma giden şöyle bir rüya gördüm: kocaman bir gemideyiz. gemi kocaman ama bir o kadar da saldırgan görünüyor ve çok hızlı gidebiliyor. bildiğiniz şu küçük hız motorları gibi hızlanıp yavaşlayabiliyor ama sekiz on katlı bir transatlantik görüntüsünde. kocaman bir körfezdeyiz. her iki karşı kıyıda da insanları seçebileceğim büyüklükte bir körfez. biniyoruz tekneye, kimler var şimdi anımsayamıyorum. ayakkabılarımla biniyorum. şimdiki ayakkabılarımın beyazı. ucundan on on beş metre geriye oturuyorum. hızlanıyor gemi, ani hızlanmalar ve yavaşlamalar yapıyor. ani dönüşlerle kenardakilere su fışkırtıyor. bazen çok hızlı döndüğünde ayağımı suya deydiriyorum ve bir süre öyle gidiyor gemi. ardından hızlanınca yine çok yükseğe çıkıyorum. ayakkabım ayağımdan çıkacak gibi oluyor ama pek düşünmeden yine deyiyorum denize. sonra kıyıya çıktım. ayakkabılarım yerindeydi ama yine kaybolmuş gibi bir şeyler yaşadım ve uyandım. bu kadar.
  çok soğuk var. yazarım hep, soğuk olunca bizim buradaki yokuş buz tutuyor ve birçok kaza oluyor. çok eğlenceli. hızlı gelenlere "heh, tamam şimdi vurdu" gibi yorumlar yaparak eğlenebiliyor insan. yine bugün öyle oldu. bir sürü araba kayarak yan döndü. kamyonlar yan döndü. yokuşu tırmanamayanlar kenarda durdu. yukarıdan inenler, önlerindekilere vurdu. eğlenceli buralar. sibirya soğuğunu henüz hissetmedim, evdeyim hala ama merak ediyorum. kızağım olsa gece inip kayardım. eski günler, eski çocukluklar yok. hatırlarım bir defa kuzenim, ben, dedemin yeğeni, üçümüz birlikte kocaman bir kızağa binmiştik ve dik bir yokuştan salmıştık kendimizi. adrenalin had safhada çünkü duramama ihtimalimiz var ve eğer duramazsak daha dik bir yokuşun bitimindeki eve bodoslama gireceğiz. durduk, hem de tam evin önünde durmuştuk. o zamanlar asfalt da değildi babaannemlerin mahalle. hep arnavut kaldırımı vardır. daha zor donar, daha girdili çıktılıdır. yürümek bile zordur. eski kaldırımlar işte. düştünüz mü dizinizi parçalama olanağınız daha yüksek. ben düşerdim genelde. ne anlatıyordum, nereye geldim.

20 ocak 2006, cuma. 2134
  sınavlarım iyi geçti diye 'ne o, yoksa okulu sevmeye mi başladın' diye sordu arkadaşım. bir an düşündüm, sadece bu sebepten mi sevmiyorum diye. -hayır. tabii ki hayır. bu kadar analitik şeylerle uğraşmak gerçekten benim harcım değil.
  portakalı severim. kendim soyarsam genelde elma gibi soyarım. daha çok posa kalır ve posalı yerim. eskiden dedem, soğan halkası gibi keserdi. ikiye bölüp ağzınıza diş hizasında sokup içini çıkartırdınız. kabuğu da atardınız. bir de soymadan elma gibi kesmek var. aynı ağız hareketiyle aynısını da yapabilirsiniz. bu tip portakal soymalarını dedem gerçekleştirirdi. bir isim de takardı, tam hatırlayamıyorum. belki de takmazdı. fakat, sanırım bugünden daha değişikti portakalın tadı. belki vaşinktındı, belki değildi ama portakal da o zaman farklıydı. eve giderken de: "mandalina portakal, gitme çavuş bur'da kal" derdi dedem. ruhu genç dedem. her zaman hayat dolu dedem. (pis sigur ros, defol git başımdan.)
  müzik nasıl oluyor da evrensel olabiliyor? nasıl oluyor da ağlamaklı bir melodi dinleyen herkes gerçekten ağlamaklı oluyor. biraz önce test ettim. kötü bir ruh ve beden halim yok. yeni uyandım, sınavlarım kötü geçmedi. sigur ros'u dinleyince, buyur. sanki dün sevgilisinden ayrılmış, ailesiyle kavga etmiş, arabasını çarpmış, bilgisayarına virüs girmiş, ablası uçak kazasında ölmüş, kuzeni ömür boyu hapse mahkum edilmiş, okuldan atılmış biri oldum. nedir bu dert, bu çile. orhan gencabay (!) yapsa anlayacağım ama olmaz yani. bu kadar güçlü bir duyguyu hissettirebilen bir ezgi ise eğer, gerçekten ölümcül bir silaha da çevrilebilir. dikkatli olalım. er ryan'ı kurtarırken, dev hoparlörlerden çeşitli müziklerle alaşağı olan ruh halimiz bizi oturduğumuz sipere çivilemesin.
  bir de şöyle bir anım vardır yeri doldurulması çok güç. lise birde, kuzenim beni boğaziçi'nde bir konsere götürmüştü. o zaman duman, kurban bu kadar ünlü değildi. yeni yeni terliyordu bıyıkları. yine de belirli bir seyirci kitlesine sahiptiler. aman, her ne iseler. o gün, o bahar günü, hafif geç gittiğimiz, alacakaranlık boğaziçi güney kampüs'ün çimleri ve bahar kokusu. hissetmediğim bir coşku ve ayrı bir tat vardı o günde, gecede. film gibi. 
1716
  bilmiyorum mistik bir şey tarafından mı korunuyorum yoksa sadece şans ve olumlu düşünmemin gücü mü ama bugünkü iki finalim de kötü geçmedi. hatta olasılıktan büyük ihtimalle elli ila yetmiş arası alırım. ekonomide ise yazdım. verirse. ayrıca, sanırım pazartesi sınavları ertelemek zorunda kalacaklar. nitekim bu sibirya'dan göçen soğuklar istanbul'da gündüz bile eksi beşi göstertecek ve eksi yirmiler civarında hissettirecekmiş.
  almanya'da yaşayan dayımın oğlu yüksek öğretimini ingiltere'de yapmıştı. house, trance mrance müziklerini severdi. bana o zamanlar ingiliz sokak dilinden birkaç örnek sunmuştu. arasında da I ya da MY yerine ME kullanmak vardı. bazı şarkılar ve bazı filmlerde dikkat ediyorum, kullanılıyor gerçekten ve garip bir şekilde, kullanıldıkça hoşuma gidiyor. cümle içinde kullanalım: me like writin' my blog.
  bardak ve kupa takıntım var sanırım. bir de bardak altlığı. hoşuma gidince alma isteğim bir arzuya dönüşüyor. annem ise hiç sevmiyor alınca. bir sürü var ve rafa sığmıyorlar. geçen gün baktım, benim bardaklarımı en üst rafa koymuş. kendisi geceleri sütlü kahve içiyor diye altılı bardak takımı dizmiş ikinci rafa. bencil misin dedim. güldü. sevmiyorum bir sürü şeyi orada dedi.
0339
  manyaksın ya, delisin. ilginç bir tipsin. -öyle miyim.
  göbeğim var benim yıllardır. bazen küçülüyor, evet başarabiliyorum, bazen ise daha da büyüyor. bir hamile göbeği kadar olduğu olabiliyor. yaz başında şimdiki halimden altı kilo daha fazlaydım. göbeğim ve kıçım da bu kilonun toplandığı ana noktalardandı. şimdi koşu bandı alacaklar annemler. belki bir altı kilo daha verip sportif bir görünüme sahip olurum: ilkan coupe ya da ilkan gti.
  on bir ve birde olmak üzere iki sınavım var. çalıştım. -tüm gün playstation'da gran turismo. onlarca yarış geçtiğimiz halde yüzde on sekiz bile olmadı tamamlanan kısım. yıllarca sürecek sanki oyun.
  artık yatmalıyım. fanzin demiştim. hikaye demiştim. üretelim demiştim. kaldırın akıllarınızı. kaldırın kıçlarınızı.
  bir şey buldum: akıl³

18 ocak 2006, çarşamba. 1532
  eve geldim. sınavım iyi geçti sanıyordum ama araştırma yapmadan kuyu açtığım için o kadar da iyi geçmemiş. sanırım otuz kırk puan, yani sınav kağıdımın toplam puan temelini oluşturacak kadar puan çöpe gitti. bu durumda da kalan bölük pörçük puancıklar ile ne alacaksam alacağım ve bu dersten de kalmış olacağım. buyurun! ayrıca, pek parlak geçtiğine inandığım olasılık sınavım da o kadar parlak değilmiş. açıkça otuz almışım. ortalamam da otuz beş oldu sanırım. ondan da tekrar kalacağım gibi görülüyor. ekonomi sınavından kırk almışım. biraz karalarsam sanırım adam beni c ile geçirir bu finalden. bir ümit var. lineer cebir tekrar açık defter yaparsa sınavı, ondan da geçme olanağım var. mesleki ingilizce II dersim a, hatta varsa a+ gelecek. öss'yi dilden mi zorlasam bu sene acaba.
  bana ilginç birisin diyen üç milyon kişi var herhalde. ilginç sıfatını düşününce altından bulsam bulsam bir tek; başka sıfat bulamadım, tanımlayamıyorum seni, çıkıyor. tdk ise başka bir yorum yapmış (!) ilgi uyandıran, ilgi ve dikkat çekici olan, enteresan. madem tanımlayamıyorsunuz, ilginç demeyin. çok ilgi ve dikkat çekici bir insansın?
 
0103
  bir fanzin (magazine ve fun sözcüklerinden gelen funzinein türkçesi oluyor sanırım. sözlük bulamadı.) çıkartmayı düşünmüştüm okulda. destek verecekler olur, harika deyip ardından sallamadılar. yine aynısını düşünüyorum. fakat daha çok burayı okuyan sen, ben ve o'nunla. ben daha geri planda olacağım tabii ki. böyle bir bölüm açarım. şöyle bir içerik olacak: ben bir çeşit olay yaratan olacağım. hikayeler sizin geliştirdiğiniz gibi gidecek. deneyelim diyip istekli olan varsa; "ilkaaan, sen ne iyi bir çocuksun, aşınım yanında olamasam da" diye mesaj yazabilirler.
0041
  ben. eskiden yalnız zaman geçirirdim. çok rahatlatıcıydı. şu günlerde eksikliğini hissediyorum. yapayalnız sokak kalabalığının içinde olma özlemim var. yazın çok işe yarıyordu kendimi toplamam için. her gün nişantaşı'ndan yürüyüp hakan abi'de birkaç bira içiyordum. özledim o günleri. her gün düzenli spor ve bu yaz öğrendiğim gibi her gün düzenli işe gitmek hayatımı düzenliyor.
  ben sevmediğim tür iştir; babamın, annemin ve çoğu çalışanın yaptığı: her gün işe git. aynı yerde otur, benzer şeyler yap ve akşam eve dön. bakkal olduğunuzu düşünür müsünüz. salı günleri pınar, çarşambaları ise mareti bekleyerek geçiriyorsunuz. danone ve coca-cola ise perşembe geliyor. cuma mal dağıtan yok. yandaki berber ahmet ile sohbet ediyorsunuz. soldaki anahtarcı da iyi insan ama bazen suratsız oluyor. çekilir mi? düşünün. hep aynı ve yıllarca. belki on, yirmi yıl. beş bin gün. yüz bin saat. korkunç değil mi.
  organize işler filmi güzeldi. oturmuş bir kurgusu bile vardı. sevdim. tavsiye ederim. söylemiş miydim: tüm türk filmlerine, kar etsinler diye gitmek istiyorum. ben gidince bir türk filmi yapımcısının daha da zengin olacağına ve yeni işler çıkarsın diye ona buna daha da fazla yardım edeceğini sağlayacağıma inanıyorum. çok saçma bir cümle oldu. aman. 

17 ocak 2006, salı. 1958
  dünyadaki cdlerin dönerek kat ettiği yol mu daha çoktur yoksa dünyanın milyon yıldır kendi çevresinde dönerken kat ettiği km mi diye sordum. aslında önce cdlerin aldıkları yola karşılık bir şey bulamamıştım ama dünya geldi aklıma sonra. fakat, şimdi de dünya her gün kırk bin km yol alıyor diye düşünüyorum. bilmem ki. cevaplayamadım.
1323
  arada bana şurayı yanlış yazmışsın derseniz hemen düzeltebilirim. arada gözümden kaçanlar oluyor.
  dişi ve erkek farkından bahsederken unutmuşum; playstation'dan bizim kadar zevk alamazlar herhalde. fakat, onlar da alışveriş yapıyorlar büyük bir zevkle. aslında, ben de param olunca büyük bir zevkle saçarak harcayabilirim. istisna kızlar da büyük bir zevkle playstation oynayabilirler. fakat, şöyle bir sahne hep vardır: birkaç genç erkek, televizyona kitlenmiş. çevrede bira ve cipsler.

16 ocak 2006, pazartesi. 2227
  playstation ile oynanan araba yarışlarında mı daha çok mesafe kat edilmiştir yoksa normal arabalarla gerçek yollarda mı?
0424
  aslında bu saatlere pek kalmıyorum ama bazen kaldığım da oluyor işte. uyku çok önemli. çok uyumak değil, uyku önemli. az ama sık uyumak gerek bence. sağlıklı beslenmek gibi. siestalar bu nedenle çok uygun görünüyor. arada uyuyacaksın arkadaşım. kısa kısa uyuyunca uyanmak kolay oluyor benim için. çok uzun uyuyunca ise uyanmak ve dünyaya adapte olmak daha zorlaşıyor. son birkaç haftadır uzun uyumalarımın sebebi de final haftası olsa gerek. ister istemez stres yapıyor insan. ben bile.
  danino'nun bir pembe bir siyah olan modelini yeni yedim. güzelmiş. sevdim. ayrı ayrı tatlar.

15 ocak 2006, pazar. 1336
  birkaç defa iki bin altı yerine iki bin beş yazmışım, iki bin altıya girdiğimizden beri. düzelttim.
  önce erkek ve dişi olarak iki gruba ayırmalıyız eğer dünyayı gruplaştırmak istiyorsak. basit bir mantık ile erkeklerin dişilerin, dişilerin de erkeklerin aldığı zevkleri tadamadıklarını düşünebiliriz. örnek olarak; yazık size dişiler, pisuvara işeyemiyorsunuz. ne kadar kötü. umumi tuvaletleriniz hep kabin. hiç pisuvar zevki yok. kolunuzu paravana dayayarak işeyemiyorsunuz. ya da, soğukta işerken buharı izleyemiyorsunuz. o bir anlık çişin çıkması için çeşitli kaslarınızı sıkmıyorsunuz. sıkıyorsunuz belki ama ayakta değil. ayakta işiyorsunuz en önemlisi. daha rahatı var mı? dışarıda içki içsen, herhangi bir yere çömelmeden çişini yapabilirsin. ayrıca, kabin içinde sosyalleşemezsiniz ama pisuvarda iki çok bira içmiş erkek uzun dakikalar işeyeceği için çeşitli sohbetler geliştirmek zorunda kalır ve sosyal olurlar hemen. şimdi; evet, biz pisuvar kültür ve zevkine sahipken, sizin yaşadıklarınızı da yaşayamıyoruz. doğru. bu sebepten d

13 ocak 2006, cuma. 1308
  geceleri televizyon izliyorsanız bilirsiniz. spor aletlerinden başka bir de mecik balıt (magic bullet ya da sihirli kurşun gibi bir şey) diye bir alet var. bir nevi karıştırıcı. üç ila on saniye arasında her şeyi yapabileceğinizi iddia ediyor sunanlar. girdim, araştırdım. buldum. tarifleri burada. karıştırıcınız varsa (örneğin bizdekinin ismi rondo) koyun, karıştırın. tarifler güzel.
  she sells sea shells on the sea shore, the shells she sells are shell i am sure diye bir tekerleme daha vardı.
0220
  her şeyi bırakalım. bir katil. yani birini öldüren birisi, nasıl oluyor da modern adalete göre beş on yıl cezaevinde kalıp ardından çıkabiliyor. tamam, ben biraz daha açık görüşlüyüm. öldürdü, geçti. bitti artık. fakat, eğer ailesini düşünürsek, yaptığının kamu tartısında suçun önde gideni olduğunu düşünürsek... böyle bir af yok.

11 ocak 2006, çarşamba. 1151
  yine aynı şey oluyor. finaller geliyor, ben buraya finallerin geldiğini yazıyorum ve yine finallere çok çalışmam gerektiğini belirtiyorum. ardından? hiç. sınava girmeden biraz bakıyorum, böylece, tekrar kalıyorum.
  ve evet, sonunda vega'nın mp3ünü ben de indirdim. sonra fark ettim ki; ben bu şarkıyı sadece arabada türkçe pop çalan bir radyo frekansı, ki bu frekans yüksek frekansla powerturk (99,7) oluyor, dinlerken seviyorum.
  bazı şarkıların, bazı ezgilerin yerleri var. örneğin, tipik bar şarkılarını evde dinlemek çok sıkıcı. gerçi onları barda da dinlemek sıkıyor artık. hep aynı. neyse, konumdan vazgeçmeyeyim. öyle şarkılar oluyor ki, mp3ünü indirmek istemiyorum. istemiyorum, çünkü onun tadı bilgisayarda ve sürekli dinlenince bozulur. büyüsü kaçar. sadece bir mp3 olur o. hatıraları eksilir, hatırlattıkları azalır. şuna benzetebilirim belki: kabak tatlısını çok seviyorsunuz, örneğin. her gün kabak tatlısı yemeye başlıyorsunuz ve sonunda kabak tadı (!) veriyor. böylece, siz kabak tatlısından sıkılıyorsunuz. sıkılınca da uzun bir süre yemiyorsunuz/dinlemiyorsunuz. ertesi ilk dinleyişinizde de, size o eski tadı değil de ne çok yemiştim bir aralar, baymıştı beni anısını hatırlatıyor.
  lipton'un yeşil çayı, kesinlikle doğadan'dan daha güzel. ayrı bir tazelik var sanırım içinde. vanilya ve karamel çayları da var. hatta hat çaklıt ti çıkartmış doğadan. hiçbiri güzel değil, bence. olmaz yani. kek mi bu, çay mı. goralı çorba olur mu.

9 ocak 2006, pazartesi. 0012
  geçenlerde pek sevdiğim the o.c. film müziği olan jem'in şarkısı çalıyordu ve ben bir otobüs durağında otobüsü beklerken, kebapçıya üç beş tüp getirmiş olan tüpçüyü izliyordum. şarkıyı beğenip tekrar dinledim. tüpçü yaklaşık beş boş tüp koydu kamyonuna ve dolularını içeri bıraktı. ardından şarkım bitti, tüpçü gitti. plakası jem idi. tesadüf. hayatın gizli geometrisi.
  vardiya'yı nöbetleşme çalışma, posta diye açıklıyor tdk. köküne indim. bilmiyorum neden indiğimi. durup dururken ilkan neden vardiya sözcüğünün nereden geldiğini düşünür sorusuna gerçekten verebileceğim bir cevap yok. fakat, "vardiya sözcüğü nereden gelmiştir ilkan, sence" diye soran olursa "var diye"den gelmiş derim. düşünün. ben varım diye, mehmet çalışmıyor. mehmet vardiye ben çalışmıyorum. var diye » vardiye » vardiya
  yaklaşık yetmiş yaşında çökmüş bir dedeyi, otobüse yetişmek için bastonuna abana abana, ağır aksak fakat koşmaya çalıştığını düşünün. ağzında da yanan bir sigara. komik.
  "çift haseki paşa" ve "fıstıkçı şahap"tan sonra "hoşafı iç, tası kapa"yı öğrendim biraz önce. birileri de anastas mum satsana'nın tersinin yine kendisi olduğunu. bununla birlikte ey edip adana'da pide ye'nin de tersinin aynı olduğunu bilmeyerek şaşırtmıştı beni. ayrıca, bu sözlere bir şey deniliyordu fakat unuttum.
  bakırköy'de yürüyordum sanırım. bir ufak çocuk, babası ile yürüyordu önümde. çocuk sürekli su kanallarından yürüyordu. hani, taş yollarda eğimin suyu ilettiği su akarlarından bahsediyorum. yürürken, artık kanıksamış olan babası, hadi ayrıl tren yolundan şimdi dedi. gülümsedim.
  cep telefonuma buraya yazmam için kaydettiğim notlardan üçü küresel ısınma içerikliydi. etkilenmişim biraz (!) neyse ki havalar soğudu da aklım başka şeylere de çalışıyor artık. 

8 ocak 2006, pazar. 2252
  rüyamda çok hızlı giden, arkasında iki birbirine yakın ince tekerleklerini düz ve kapalı tasarımlı bir jant ile örtmüş, kırmızı, aerodinamik tasarımlı tek kişilik bir çeşit scootera biniyordum. çok ama çok hızlı gidiyordu. bir üst modelini de gördüm, tekerleksizdi. yere yakın fakat uçarak gidiyordu. o, benim kullandığımdan da hızlıydı. sonradan düşününce; madem o kadar hızlı ben açıkta nasıl da rüzgara kapılıp gitmiyordum diye sordum kendime. e rüya, dedim, ancak o kadar mantık olabiliyor.
  deniz otobüslerinde bebek bakım odası bile var. ido iyi idare ediliyor gibi. devam etsin.
  ido dedim de, mavi yolculuk istiyorum. herhalde herkes istiyordur. merak ediyorum nasıl olacağını. sanırım yalnız olmak istiyorum mavi yolculuk sırasında. henüz aklıma yanımda olmasını istediğim biri gelmedi.
1227
  ben bahsetmiştim. insanlığın sonu kehanetlerim arasında kuş gribi benzeri bir mikroptan da söz etmiştim.. korkmuyordum aslında kuş gribinden. hiç de dikkat etmedim orada burada tavuk yerken. fakat, geçen gün fark ettim ki yiyeceklerimi dolaylı yoldan da olsa tavuk dışına kaydırmışım. evet, tavuğu da hindiyi de seviyorum ve yine evet banvit, pınar mınar rahatlıkla yiyebilirim. düşünün, tavuk üzerine ticaret pazarında nasıl çatlaklar oluşacak şimdi. ben sanırım ikinci sınıftayken tavuk döner istanbul'a girmişti. aynı simit sarayları gibi tavuk döner de bir anda patlamıştı. güzel bir tat idi. on ya da on üç bin lira olması gerekiyor ben yerken. on beş bin de olabilir. ayran ile birlikte. şimdi, tavuk döner de hayatımızdan çıkar herhalde. şakası yok. baya yayılmış bu kuş gribi. ne kadar çok yayılırsa, o kadar çok alelade bir grip mikrobu ile evrim geçirip mutasyon yeteneği kazanması artar, naçizane biyoloji bilgime dayanarak. yüz elli milyon kişinin ölümü söz konusu denmişti açık radyo'da, açık gazete'de. hayırlısı diyeyim.

6 ocak 2006, cuma. 1343
  cumaları saat üç buçukta olan ekonomi, aslen türkiye ekonomisinin kantitatif analizi, dersime bir türlü zamanında giremiyorum. hep geç kalıyorum. bu saatte geç kalmamın tek nedeni, evde bulunmak ve dışarı çıkmayıp mayışılacak, playstation oynanabilecek uygun bir zaman olması olmalı.
  erkekler ve kadınlar eşit-değildir. insan haklı bakımından, evet, eşittir. eşitiz. fakat ağır bavulları erkekler taşır kız arkadaşları yorulmasın diye. güç, cesaret gerektiren işler hep erkeklerin üzerindedir. sorgulayacağım şey bu değil. muhtemelen, dünyada sadece bir dişi ve bir erkek olduğu zamanlarda iki cins de eşitti. birisinin pipi, birisinin de göğüs çıkıntıları vardı. o zamanlar güç olarak da eşit olduklarına inanıyorum. peki. sonra ne oldu da sürekli erkek güç gerektiren şeyler yapmaya başladı ve böylece evrim gereği gittikçe güçlendi ve şu anki fark oluştu? gerçekten eşit olabilirlerdi ama ikisi de aynı anda meyve toplamaya ve geyik öldürmeye çıkmadılar. peki kadını "yaprak kopartıp toprağa koyayım da daha rahat yatalım" ve erkeği "böyle yemeden nereye kadar, et lazım" demeye iten neydi? neden bayan "gideyim de birkaç boğa öldüreyim de yiyelim, erkeğim de mango salatası yapmıştır şimdi" dememiş. bu fark nereden kaynaklanıyor.
  aklıma harika bir fikir geldi. farkındasınız. herkes koşuşturuyor. özellikle istanbul'da. sürekli bir koşuşturma, yetişme söz konusu. benim birazdan derse yetişmem, sabahları beş yüz kişinin aynı otobüse yetişmesi, malların piyasaya yetişmesi. sol merdiven neden boş metroda? yetişmesi gereken birileri var. hepiniz dikkat etmişsinizdir; metrodan ilk çıkan daha hızlı adım atar. bir birinci olma isteği söz konusudur. arkasındaki ise bazen koşmadığı halde hızlı adım atar. bunu kendimden biliyorum. birkaç defa, kendimi hızlı yürürken yakaladım ki vücut itibarıyla şişman olduğum için adetim değildir hızlı yürümek. çok uzaklaştım ana fikrimden. koşuşturmadan destek alarak, aslında yaşamamız gereken birçok şeyi kaçırdığımızı söyleyecektim. çok çalışması gerekiyor herkesin. neymiş efendim, haftada kırk saat. 40/(7*24)=%23 anlayacağınız hale getireyim; yetmiş beş yıl yaşarsanız hiç ara vermeden on yedi - on sekiz yılınız çalışarak geçiyor. az değil. yirmi yılınızı uyuyarak geçirdiğinizi düşünürseniz zaman kalmadı geriye. özet olarak, iki gün yerine hafta sonu olarak dört gün yapsak ve üç gün çalışsak, dünya olarak, daha mutlu oluruz. mu?

2 ocak 2006, pazartesi. 2322
  yılın ilk yazısı. merhaba.
  yıl ve zamanı sorguladım biraz. kim ve neden yılı on iki ay yaptı? dört ay olsaymış, mevsimlere uygun.

30 aralık 2005, cuma. 2111
  son demiştim, pratikte son bugün. yarın yazamayacağım herhalde.
  otobüste bir adamın ağzını burnunu dağıttılar. evet. kanlı manlı oldu ortalık. bir kadın lütfen artık rahatsız etmeyin dedi. bir suskunluk oldu. başlar çevrildi. adam karşı çıktı. kadın bağırdı. adam tokat attı. ardından adam çevredekiler tarafından yumruklandı. bağırışlar oldu, atın dışarı dendi. atılmadı. kanlar içinde oturdu. yer verdim kadına. hamileymiş. heyecanlıydı. acıdım. üzülmedim.
  dün televizyonun bozulduğunu gördüm. bozulma zamanı da gelmişti. on beş yıldır sanırım kullanılıyordu. her şey tek tek geride kalıyor.
  minibüslerin kornalarını sökmek gerekiyor. böyle bir kanun çıkarılsın, lütfen. bu kadar fazla ses çıkartılmamalı.
  rastlantısalsa aşk olur.
  saydamlığın olmadığını düşünür müsünüz? camların ışık geçirmediğini. saydam herhangi bir şeyin olmadığını. tüm yaşam tepetaklak olurdu herhalde. çok garip ki cam diye bir şey var.
 
1156
  bu büyük olasılıkla bu senenin son yazısı olacak.
  babam ile yılda bir ya da iki kere yaşadığımız bir soğuk savaşın içindeyim yine. istediklerini yaptırma, egosunun sağlam olduğunu gösterme isteği içinde. küçük şeylerden huzursuz olup, onu dinlemediğimi sanıyor ama aslında söyledikleri sadece kendine göre mantıklı. bir de babama karşı çıkmamam onu daha çok zorluyor. kesinlikle, insanlar bazen kavga ile besleniyor.
  büyük dedem. yani babamın babasının kardeşi. büyük dedemi de çok severim. dedemden büyüktür ve biraz aksidir ama  babamın tarafındaki çoğu kimse gibi o da iyi yüreklidir. bu girizgahın ardından, asıl söylemek istediğim: büyük dedem bizi, torunlarını, çocuklarını öpmez. öper gibi yapıp koklar. o kadar içtendir ki, gerçekten o klişe anlatılmaz yaşanır burada geçerlidir.
 

29 aralık 2005, perşembe. 2356
  lütfen, bir yakınım bir daha göremeyeceğim şekilde kaybolursa, senin anlayacağın ölürse, bana birkaç gün izin ver. hiç kimseyi görmek istemeyecek, hiç kimse ile olmak istemeyeceğim. biliyorum. belki tek başıma çok ağlarım, belki tek başıma  çok gülerim ama ortak bir paranteze iki cümleyi de tek ile alırım. birkaç günün kaç saatten, kaç dakikadan oluşacağına da sen karar vereceksin. anlarsın, umarım.

27 aralık 2005, salı. 2335
  ne güzel, di' mi. iyice boşladım yazmayı. devam edeceğim. merak etme sen. merak etme sen.
  ihsan oktay anar'ın da hakan günday ve zülfü livaneli gibi okumadığım kitabı kalmadı. son okuduğum efrasiyab'ın hikayeleri'ni de beğendim. vasat diyecekken düzelti kitap. şimdi ise gecenin sonuna yolculuk'a başlamadan, yabancı'yı -albert camus- okuyorum. dikkat ediyorum, çevremdekiler de benzer kitaplar okuyor. bazılarına ben öneriyorum.

19 aralık 2005, pazartesi. 2212
  serin rüzgarlar ayazın geleceğini haber verirken, güneş kim bilir nerelerde dolaşır. grinin sarıyı yuttuğunu söylerler, haklılar. boğar gri. beyazdan daha sonsuzdur; cennetten cehenneme açılan kapıdaki ilk yoldur. en son görünür siyah sonsuzluk... elinde bir şişe vardı, onu da bıraktı. şişe düştü, patlamadı. yavaşça aktı içindeki şarap. kırmızı. kırmızıya vahşi derler, doğrudur. kan kırmızıdır. kan, kırmızıdır.

13 aralık 2005, salı. 2226
  güneşli ama serin bir hava vardı bugün. güneş iyi ısıttı aslında.

12 aralık 2005, pazartesi. 0949
  günaydın. bir haftadan bir gün fazla olmuş yazmayalı. güzel geçiyor günler, ehliyetimi aldım bu arada. birazdan da size bir haftadır cep telefonuma kaydettiğim gözlemleri aklımda kaldıklarınca anlatacağım.
  gamze ismini gzm diye kısaltıyorlar takma ad olarak ve her seferinde ben gomez diye okuyorum. bir meksikalı var içimde anlaşılan. tekila da severim. ayrıca, serbest çağrışımdan: kadıköy trip'te meksikalı kahve var. kahvenin içine tekila koyuyorlar. yakışmış.
  meme pipi kuku popo. hepsi de cinsellik, hepsi de kolay söylenebilir, bebekler için kelimeler. dede ve baba gibi. bir benzerlik var ama ortak amaç ne çözemedim.

4 aralık 2005, pazar. 2001
  evliliğe karşı olmamın azaldığını, artık daha sıcak baktığımı yazmıştım. çözümlemelerimde yavaş yavaş dayanacak birilerini bulmam gerektiğini düşündüğüm için evliliğe reddimin azaldığını fark ettim. hani taşıdığım çantanın ağır gelmesi durumlarında çantamı biraz kaldırabilecek birilerinin olması iyi olacaktır. tabii bu bir benzetme.
 

3 aralık 2005, cumartesi. 0051
  yeterince içtim, iyiyim. cuma geceleri peyote'yi seviyorum.

1 aralık 2005, perşembe. 1107
  bugün aralığın ilk günü. yılbaşında ne yapacağım stresi sarar çok yakında. herkesin eğlendiği bir gün, ben de eğleneceğim. bu yarışta, en çok eğlenebilen kazanıyor. umarım güzel geçer.
  bugün nümerik analize ihanet ettim ve gitmedim. bir daha gitmezsem kalacağım sanırım. oysa bu sabah gidebilirdim. çok haylazım. uyuyarak zaman geçirdim.
  sabah keyfi yapıyorum neredeyse evden erken çıkmadığım her gün. kahvaltı etmeden bir bardak çay ile bilgisayar başında güzel bir müzik. ardından kahvaltı. bazen beni sıksa da çok güzel kahvaltılar hazırladığım oluyor kendime. bu arada, dün gece yaptığım sosis tarifini vermek istiyorum. iki tane sosisi alıyorsunuz, yağsız teflon tavaya, boyunca çizilmiş derin olmayan çizikler ile atıyorsunuz tavaya. ardından tava yanmaya başlıyor. o zaman biraz halis zeytinyağı döküyorsunuz. dumanlar çıkıyor. çok egzotik bir şekilde tavayı sallayarak sosisleri harlı ateşte pişiriyorsunuz. bir iki defa daha yağ dökmeniz gerekebilir. hepsinde çok az döküyorsunuz. en sonunda, tavanın altını kapatıp tavaya doğru kırmızı pul biber serpiyor ve tekrar sosisleri ileri geri tava ile oynatıyorsunuz. sosislerin etrafı kurabiyeye dökülmüş fındık gibi kırmızı biber oluyor. servisi de güzel, tadı da. haydi afiyet olsun.
  mükellef kahvaltı hazırlamakta üzerime yok. şimdi de o kahvaltılardan birini tüketiyorum. mis. kıskanabilirsin.
  çıplaklığa karşıyım. hiç estetik değil.  

30 kasım 2005, çarşamba. 2157
  kadınlar ve erkekler, yaşlılar ve çocuklar, herkes ama herkes bellerinde bir şey taşıyor. pantolon, etek, şalvar, her ne ise fark etmez ama bu giysiler bele asılıyor. bel sıkıştırılıyor. yüzyıllardır böyle. yakında buna yönelik evrimleşme başlar ya da aslında başlamıştır bile.
  bugünlerde diğer aktivitelerim gibi günlüğüme yazmaktan da pek zevk almıyorum.

28 kasım 2005, pazartesi. 1022
  albüm albüm mp3 indirmeye devam ediyorum. evet, korsanım ama bunca albümü alacak param olsaydı, tabii ki güzel bir arşivi fiziksel olarak da yaratmak isterdim.
  bu günün hürriyet gazetesinde, ilk sayfada ana haber olarak bir bakanın eşinin fotoğrafı vardı. bir ilin herhangi bir lokantasında protokol yemeği yenirken, yirmi erkek aynı masada, kadın ise bir yan masada yemek yiyordu. kadın tek başınaydı ve yakalayan fotoğrafçı kim ise, tam kadının dalıp gittiği anı yakalamış. içim burkuldu. yazık. kabul ettiği hayat aslında layık olmadığı bir hayat. ne kadar türbanlı da olsa acıdım. bir saniye. kabul ettiğine göre, o hayata layıktır. değiştirdim fikrimi. ortaokulda bir din hocamızın da dediği gibi herkes hak ettiğini yaşar.
  dün, sabah ezanı ile uyanarak ehliyet almanın ikinci aşaması olan direksiyon sınavına girdim. herhalde geçmişimdir ama büyük eziyet oldu gerçekten. ardından eve dönüp uyumaya devam ettim.
  dünün akşamında ise efes pilsen blues'una davetiyem vardı. çok eğlenceliydi. birkaç seyirciyi sahneye çıkardılar ve çok eğlenceli oldu. castin timbırleyk tipli bir çocuk da sahneye çıktı ve tam adına yakışır hareketler ile dans etti. bunun yanında; bir de hayatı bilgisayar olan tipli bir iri adam çıktı ve o da eğlendi sahnede. izlemek müthişti. ağzım ağrıdı gülmekten. çalınan müzik de tabii ki tatmin ediciydi. bu arada, ketrin'in sahnesine çıkan sahnenin sol tarafındaki üzerinde yeşil uzun kollu kalın penye (sweatshirt'ün türkçesi: uzun kollu kalın penye) giyen ve kendine özgü dans edip çok eğlenen hatunu buraya kazıyayım ki, unutmayayım. bir de üflemeli çalgıların ne kadar güzel bir tınısı olduğunu ve keşke üflemeli bir çalgı çalabiliyor olsam da dedim.

25 kasım 2005, cuma. 1037
  babaannem... tahmin edemezsiniz sanırım ne kadar iyi birisi olduğunu. gerçekten edemezsiniz. çocukları için değil, sanki torunları için yaşar. bu durumda; çocukları çatlayabilir. iki yüzlü, içten pazarlıklı olabilecek kadar akıllı değildir. bu sinsiliğinin yerine iyimser bir duygu topağı var içinde..
yuvadaydım. uyuma saatinde altıma kaçırmışım. yataktan kalkanın ayaklarına vuruyorlardı, ondan kalkmadan altıma kaçırmıştım. hatırlıyorum. sonra beni tuvalete götürmemişlerdi. tüm ailem çok sinirlenip beni o yuvadan almışlardı. babaannem "ben bakarım, vermeyin çocuğu yuvalara" deyip beni yanına aldı. iyi ki de öyle yaptı. ayrı kokusu, dokusu, anıları olan bir dönemdir babaannemin bana baktığı yıllar. bazı ritüelleri olan, çoğunlukla aynı geçen ama çocuk olmamın verdiği mutlulukla hiç sıkılmadan yaşadığım günler. sanırım bundan on beş yıl önceydi tüm bunlar. on beş çarpı üç yüz altmış beş gün önce. hani büyüklerimiz "buraları bağ bahçe idi, şimdiki hallerine bak" derler; işte ben de babaannemlerin orayı, rami'yi, bomboşken hatırlayabiliyorum. en yüksek apartmanın üç kat olduğu zamanlarda. şimdi ise babaannemlerin evi dışında en az altı katlı bütün apartmanlar, cep telefonunuz çekmeyebiliyor aralarında olunca.
kışın soba yanardı. dedem patates gibi ayva atardı akşamları külün içine. kestane pişerdi üzerinde. çay sobada kaynardı. sabah ekmekler sobada kızarırdı. bunca kokuyu yaşamadan büyüdüyseniz adınıza üzüldüm. mandalina yiyip kabukları sobaya atardınız ve hoş bir yanık kokusu gelirdi burnunuza. sobanın yanında, bir leğende yıkardı babaannem beni. yoldan geçen naylonculardan aldığı beyaz bir metre çaplı bir leğen. üşümeyeyim diye salonu banyo yapardı bana. sabah kahvaltısının ardından, pek azınızın hatırladığı dizileri izlerdik babaannemle beraber. ben, sandalyeleri ters düz çevirip bir şeylere benzetmeye çalışırdım. belki bir araba, kamyon, egzersiz aleti gibi. kışsa fazla dışarı çıkmazdım, yazsa kahvaltıdan sonra öğlene kadar sokakta olurdum. "ben sokağa çıkıyorum" cümlesini kurmayalı o kadar zaman oldu ki. sokaktan öğle yemeğine gelirdim. yemek yer, ardından müfettiş gecıt, sosyal mesaj veren iki polisin olduğu o çocuk programı, transformers, thunder cats ve ninja kaplumbağaları izlerdim. ardından uyurdum. uyandığımda tekrar dışarı çıkar, akşam ezanına kadar dışarıda kalırdım. "çünkü akşam ezanından sonra iyi çocuklar evine girer"di. annemler gelirdi her çarşamba akşamı ve her cuma. cuma alırlardı beni, evimize giderdik. çarşambaları ise beni görüp onlar eve dönerlerdi. bazen cumaları bile uyuma taklidi yapardım eve dönmemek için. fazla iyi taklit yapamadığımdan (!) babam ya izin verirdi ya da evimize dönerdik. üst katta amcam, yengem, bir büyük dişi, bir de küçük erkek kuzenim vardı. küçüklüğü ben büyüttüm sayılır. tabii, beni de yengem büyüttü sayılabilir. özlemim yazdırdı bunları.
  uyumadan önce, yatakta gözlerimi kapatırsam bazen göz bebeklerim kapalı halde aşağı kayıyor. bu da acı veriyor ama yatınca bunu engelleyemiyorum. kafanızı eğmeden aşağıya bak, anlayacaksın ne dediğimi.
  bu akşam nouvelle vague, yarın nardis, pazar da blues'a gitmek istiyorum. bakalım hangilerini yapabileceğim.
  yine cuma oldu, farkında mısın? boş geçmesine rağmen hızlı geçiyor şu zaman. demek ki boş da geçmiyor demek geliyor içimden ama bu hafta içinde çok sıkıldım. geçti.

24 kasım 2005, perşembe. 1929
  iki gündür kıçımı sıkıp gittiğim derslere hocalar gelmiyor. dün karar teknikleri, bugün de istatistikte nümerik analiz dersimin hocaları şu veya bu şekilde gelmediler. boşu boşuna gitmiş oldum. boşu boşuna sabahın köründe kalkıp, nümerik analiz yapacağım gazı ile gittikten sonra; hocanızı servis almamış. otobüsle ancak öğlene gelir tarzı bir açıklama yaptı asistan. sağ olsun. dün ise, sadece yoklama alındı. hop. eve.
  öğretmenler günü diye, okuldan sonra arkadaşıma gittim. lisemin hemen alt sokağında oturuyor. lise hocalarımızı ziyaret edeceğiz diye beklerken uyuyakaldık. neyse, mesaj ile idare ederler herhalde.
  eskiden yaka takardık; önlüklerimizin üzerine. birçok çeşit yaka vardı, hatırlıyor musun? örneğin üzerinde atatürk kabartması olanlar vardı. tam yakanın uç köşesindeydi kabartmalar. milli eğitim bakanlığı'nın simgesindeki kitap kabartmalı olanlar vardı. çiçekli olanlar vardı. hatta pek nadir olarak tercih edilen, komple desenli olanlar vardı. bazıları sertti. ya anneler kolalıyorlardı ya da içleri mukavvalıydı. benimkisi en güzeliydi. hiçbir şeyli. ne üzerinde bir şey vardı, ne kumaşı farklı, ne de sert. bir tane de yedeği vardı. kirlenince yıkamadan değiştiriyordu annem. bir tane daha almıştı

22 kasım 2005, salı. 2136
  young adam'ı -genç adam- izledim. çıplak vücut cinsellik dışında kullanılınca daha çok hoşuma gidiyor. öyle tam kadraj memeyi alacakken sahne değişimi, pipi çıkacakken araya giren çiçek görüntüsü gibi basit şeyler filmin film olduğunu meydana çıkardığı için hiç hoşuma gitmiyor. bana, tam filme dalmışken kamerayı ve bilerek böyle çekildiğini hatırlatıyor.
  "ya, demiştim ben sana pastel mavi yün kazak seni babaanneme benzetir diye" dedi ve gülümsedi. kız sustu. şakaya vurmak istedi ama gayreti yoktu. sıkılmıştı belli. "olsun" dedi, "napalım, bugün de böyle giydim işte". tekrar gülümsedi ama öncekinden daha mutsuzdu. kızın durgunluğunu anlamadı ama anlamak da istemiyordu. ona karşı olmadığını biliyordu. zaten o kadar da samimi değillerdi. "sonra görüşürüz şimdi eve gitmem lazım" dedi kız. "hoşça kal" dedi. gitti.
  içimdeki sıkıntıyı fark eden oldu mu benden başka? olmadı. gıdıklasın biri beni. gıdıklasın ama mümkünse bir olta ile sağ kaba etimin dört parmak yukarısından gıdıklasın. gıdıklasın ama burada değil, nepal'de gıdıklasın. sıcak bir şömine önünde, meksika yemeği yerken gıdıklasın. bir elimde hurma olsun, bir elimde sosis. kimono giymiş olayım ama altımda kelvin kılayn don olsun. üzerimde aslanlar tekstil pantolonu ve lakost kazağım olsun.. gideyim, di' mi. yeter artık.
1054
  mine artu'nun zula'sını okumaya çalışıyorum. ta rockistanbul'da başladığım, düzgün okumadığım için piç olan kitaba önceki hafta, yani tam sınav haftasına girerken tekrar başladım ve tekrar piç oldu. o kadar sürükleyici bir hikayesi yok ya da ben henüz sürüklenebileceğim bir yere gelemedim. umutluyum ama direncim kırılmaya başladı. "haydi amat'ı oku, boşver şu hatunu" diyerek sol aparkatlar yiyorum ve "bu kitabı bitirmezsem ancak on yıl sonra tekrar okuyabilirim" gardım düşmeye başladı.
  gideyim diyorum. italya'ya. oradan belki ispanya'ya. 

21 kasım 2005, pazartesi. 0208
kafamı geriye attım
ve gözyaşlarım geldi
hapşırırmışım gibi
kafamı öne attım.

kızlar gibi salya sümük
ne varsa durmadan akıttım
hiç yaşamamışım gibi
hepsini silip attım.

blognotumun şeklini bozmak, benim gibi takıntılı bir adamın her an yapacağı bir iş değildir. nedeni çok duygulanmamdı; duygulandım, geçti.

20 kasım 2005, pazar. 2156
  önyargılarımla aramız çok iyi. ben durun dediğimde duruyor, gidin dediğimde gidiyorlar. bazen hiç gitmelerini istemiyorum. biraz önce metallica'nın eski bir şarkısı çalarken fark ettim bunu. neden mi? şöyle anlatayım; çeşitli yeni ve bence hepsi aynı olan şarkılar üreten coldplay, audioslave gibi grupları dinlemiyorum. belki bu anti-popülist yaklaşımımdan dolayı, belki de "tamam iyi ama daha farklı olsalar keşke" önyargılarımdan dolayı. fakat, yılların grubu metallica'yı, yılların grubu metallica olarak değil de, radyoda yeni duyduğum bir şarkı olarak dinleyince, gerçekten coldplay'in de böyle bir şarkıyı çalabileceğini düşündüm ve bizimkileri geri yolladım. artık bana audioslave şarkıları önerebilirsiniz.
  evliliğe karşı kalkanım fark ettiğim üzere biraz düşmüş. babamın geçenlerde hastanede olduğu günlerde, babam ile ilgilenen birkaç tatlı hemşireyi, ki kesinlikle hemşire fantezisi kurmadım, eşim olarak kabulleneceğimi düşündüm. nedenini sorguladım ama kendi psikanalizimi yapamayacağımdan kelli, bir yere varamadım. çok şefkatliler ve benim şefkate ihtiyacım mı var? yoksa, annem gibi babama iyi bakıyorlar ve oedipus kompleksi sırtımı mı sıvazlıyor? -bilmem.
  eve dönmek için öğle üzeri okuldan çıkmıştım. metrodan indim ve şirinevler durağında, evime doğru gelen otobüslerden birine takılmak, beni en azından evimin yakınlarına kadar götürmesi için karşılığını akbilimden almasını istemek için bekliyordum. durağın önünden otobüs ve arabalar, arkasındansa (~kaldırayım seni) minibüsler geçiyor. o sırada, arka yoldan, minibüslerin arasına karışmış başka bir minibüs gördüm. üzerinde diyaliz hastaları nakil aracı ve bir hastane ismi yazıyordu. içine baktım. içim burkuldu. merhametim üzerimizden geçen uçak kanatlarına doğru yükselip geri geldi. o kadar acınacak haldeydiler ki, bir an acıdım ve sonra otobüsüm geldi.
  belki bir gün okurum da unuttuğum anılarımı buradan ve tekrardan hatırlamış olurum departmanımdan: önceki evimiz fatih'teydi. küçük bir evimiz vardı. yanlış hatırlamıyorsam doksan metrekare demişti babam. salonu da bir katalitik soba ile ısınabilecek büyüklükteydi. yine ebeveynlerimin anlattığı üzere en sevdiğim şeylerden biri, daha kumandası bile olmayan televizyona arkamı dönüp oyuncaklarımla oynamak oluyormuş. reklamları ise ezbere biliyormuşum. reklamlar başlayınca müziğinden repliklerine tüm reklamı reklamla birlikte tekrarlıyormuşum. oyuncaklarım çoğunlukla legolardı. bazen de kendim keşfettiğim bir oyun oynardım, bu paragrafın ana anlatım nedeni de bu oyunu buraya aktarabilmekti. tahta çerçeveli camın yanında duran televizyonun yanında da vitrinimiz vardı. vitrin üç bölümden oluşuyordu. televizyonun durduğu televizyonluğa en yakın olanı, aslında televizyon koyulsun diye büyük bir boşluk ve onun üzerinde de herhalde video çalar koyulsun diye daha küçük bir boşluktan oluşuyordu. koyu renkli tahtalardan oluşan tüm vitrinin ortada olanı ise, bir gün benim üzerime düşmüş dev iki kanattan oluşan cam vitrindi. arkası aynalı, içinde; camdan rafların üzerinde duran gümüş ve kristalleri bulunduran bir vitrindi. üçüncüsü ise en sıkıcı olanıydı. boyunu ortadan ikiye bölmüş ikişer kapaklı büyük dolaplardı. dönelim ilkine. o televizyonumuzun aslında bulunması gereken yerde de kristaller vardı. bilirsin, kristaller ağırdır; kalın ve işlemeli camdırlar. onların üzerine, babamın ve annemin açılmamış sigara paketlerini koyardım. vitrinin biraz ilerisine bir minder koyup, balonumla birlikte mindere otururdum. oyunuma balonumu havaya atarak başlardım. elleri kullanmak yok. sadece düşen balonu kaldırmak için ayaklar ve vitrindeki kristallerin üzerindeki açılmamış sigara paketlerini devirmek için balona vuran bir kafa. bu kadar.
  çözünürlüğümü film izlemek için düşürmüştüm. düşük çözünürlükte daha uzun görünüyor yazılar. yana doğru olan payları az olduğu için on kelimede bir yeni satıra geçiyorum. film dedim; bugün iki tane izledim. birisi nadir güzellikteki, kuventin tarantino'nun da bir bölümünü yazdığı four rooms -dört oda- idi. ikincisi ise hayatımda izlediğim belki de en saçma film olan batman begins -batman doğuyor mu, başlıyor mu. her ne haltsa- idi. birazdan kurtaralım diye paris hilton'u oynattıklarını düşündüğüm house of wax'ı -yapış yapış bir film ya da mumya evi diyelim- izleyeceğim. belki batman begins'den daha saçma yapmayı başarmışlardır. ayrıca, her kim war of the worlds -dünyalar savaşı- filmini güzel buluyorsa, hata ediyordur. küt diye bitirmiş pek saygıdeğer şipilbörk. filmi izlediyseniz, bir dahaki paragrafa geçin: ne o öyle, tüm dünyanın arabaları çalışmıyor, bizim tom'un arabası çalışıyor. neymiş efendim, cart curt bobinini değiştirmişmiş. ayrıca, arabalar marabalar çalışmıyor ama mis gibi trenler, vapurlar çalışıyor. ayrıca ne o öyle; tripod dedikleri, türkçe'de üç ayaklı sehpa anlamına gelen yaratıklar insanları kesesine toplayıp yerlerken tüm insanlar yusuf yusuf bakıyorlar da, tom içeri doğru çekilince "aman! bu holivut yıldızı mıdır, tutalım bunu. bunu içeri çekmesin hain makine" mi diyorlar. hele o makinelerin her şeyden güçlü olup, aniden gripten (!) ölmelerine ne demeli. "bırakın bu işleri, ilerleğin artık."
1436
  evden çıkan ebeveynlerim donup geldiği için bugün dışarı çıkmamayı düşünmeye başladım.
  torrente o kadar abandım ki, başka sayfaları gezmek imkansız oldu. yine de harika bir caz arşivine ulaşmamı engelleyemeyecek. gerçi bugün "dur asit caz indireyim" derken "hepsi elektronik olmuş bunların" dedim indirme listeme bakınca. olsun, onlar da güzel.
  ben hiç üç koltuklu lüks otobüslere binmedim. ilk seyahatimde onlardan birini kullanmak istiyorum. 
1213
  dardanel'in hafif ton balığını satın almıştım. beğenmedim. kutuyu açınca tüm yağları en üstte kalmıştı, temizledim. ardından suyunu da tamamen süzüp tadına baktım. güzel değildi. birkaç tane çözümüm var; birincisi önceden de anlattığım hardallayıp kızarmış ekmeğe sürmek. diğeri bol baharat ile tadını unutturmak. bir diğeri de makarnaya yine baharat veya sos ile eklemek. hangisini seçerseniz.
  erken uyandım ama kalkamadım. yataktan çıkmak istemedi canım. genelde de böyle oluyor zaten. yatak beni kucaklıyor. odamın şeklini değiştirdiğimden söz ettim sanırım. yatağım eskiden dayalı olduğu duvar dışa açılıyordu. şimdi ise ev tarafına, hatta kalorifer borularının yanına koydum. ayağım da peteğe uzanıyor. lokum gibi, yumuşak ve tatlı uyuyorum. jaluziyi de kapayınca uyanabilmek imkansız oluyor.
  içten insanları çok seviyorum. tanımlayabileceğimi, doğru betimleyebileceğimi düşünmüyorum ama içtenlikten kastettiğim sanırım zaten betimlenebilecek şeyler değil. belki yaşayarak ya da yaşanılan örnekleri sergileyerek anlatabilirim. saf, şeffaf iletişimleri olan, ikinci hamlelerini tasarlamadan hareket edip, yalanlardan kurdukları iskelelerde yürümeyenlerden söz ediyorum.

19 kasım 2005, cumartesi. 2031
  eskiden kendime fazla pahalı olmayan şeyler almak için hedef koyardım. garip bir cümle oldu ama demek istediğim eskiden biriktirmem gereken para yüz ya da iki yüz doları geçmezdi. şimdi ise istediğim şeyler bin beş yüz doların altında olmuyor. iyice züppe mi oldun derseniz, hayır. sadece almak istediğim şeyler biraz pahalı sanırım. bir tane dijital slr fotoğraf makinesi istiyorum. şöyle üç beş objektifi olsun. yirmi otuz filtresi olsun. bir de şu elektronik davullardan istiyorum. odam fazla büyük değil ama sokacak yer bulurum elbet. kendi kendime ritim öğrenmek istiyorum. belki içimde saklı olan davulcuyu meydana çıkartabilirim, ne dersin.
  dün client konseri vardı. kısa sürdü ama ateşliydi. balans'ta olan bu müzik ziyafetini özel bir yerden, özel konuk olarak izledik. bu daha da güzel yaptı konseri. gelsin içkiler, gitsin boş bardaklar. insanın mutlaka en az birkaç tane güçlü tanıdığı olması lazımmış. bunu biliyordum, hatırladım.
  parmağın el ile birleştiği yere değil de, baş taraflarına; yani ilk parmak ekleminin biraz üzerine takılan yüzükler çok güzel duruyor, kızlar. kendinize uygun olanı bulup kullanmanızı öneririm.
  erkek ve kız ilişkilerinde bir sahne vardır hep karşılaştığımız. ayakta, yan yana ama dip dibe durmayan bir kız ve erkekten erkek olan kıza doğru kolunu uzatır ve kız kolun altına, ki bu durumda kola kol değil, kanat demek gerekiyor, girer. erkeğe kendini bırakır. fakat tam tersi hiç gerçekleşmez. belki bir anne, oğluna bunu yapabilir ama ilişki yaşayan iki kişiden dişi olan hiçbir zaman erkeğe kol kanat gerip onu yanına almaz. bu da erkek egemen bir toplum olduğumuzu kanıtlar. belki de tüm toplumlarda böyledir. ingiltere'de erkeği yanına alan baskın kızlar var mı?
  dini eleştiriyorum zaman zaman. insanların inanma, bağlanma isteklerinin doldurulması gerektiğinden bahsediyorum. bir de ahlaki yönü var olayın. birçok din yasağı, gerçekten yapılması hoş karşılanmayacak şeylerdir. yasa gibi kuran'da da adam öldürmek, bir şeyler çalmak, tecavüz gibi şeyler engellendiği gibi; yazılı bir kanun haline dönüşmemiş, etik toplum kuralları, ahlak olarak kalmış şeyler de var. örneğin, başkasının önünü kesmemek, yardımseverlik gibi. gelmek istediğim noktadan baya uzaklaşmış olsam da varmak istediğim nokta, dinin insanlar için bir gereksinim olduğu. görünmez cezalara inansınlar ki, kötü şeyler yapmasınlar. bu konuda, imamlara çok görev düşüyor. imamlar devamlı allah'ın yolundan gidin, şöyle farz böyle günah demekle birlikte, şu kitabı okuyun, şu filmi izleyin de deseler belki din, sosyal ve kültürel gelişimimizin önünü kesmek yerine önümüzü açar. gavur şairlerin yazdıkları şiirleri okuyan bir yaşlılar topluluğu hayal edebiliyor musunuz? ya da fransız filmi izleyen sarıklı bir adamı?
  türkiye isviçre maçından sonra, fifa başkanı olan aynı zamanda koyu isviçre taraftarı kişi ani bir basın toplantısı yaptı. fakat fifa başkanı olmuş bir adama yakışmayacak bir davranıştı bu. ayıp. sen hakemler daha raporlarını vermemişken, muhtıra gibi açıklama yap. hele "isviçre değil de türkiye ceza alır herhalde", "zaten kendilerini soruşturmamız için isviçre takımı bize başvurdu", "ben bir isviçre taraftarı olarak çok kınadım böyle hareketleri" gibi cümleler kurması "sen, yaşından başından utanmıyorsan bari bulunduğun mevkiden utan da ona göre konuşmalar yap. yapamıyorsan, ya sonsuza kadar isviçre taraftarı olarak kal ya da usturuplu konuşmayı öğren. akıllı bir gazeteci de çıkıp demedi: "sayın başkan, başkansınız ama isviçre lehine konuşuyorsunuz. hiç yakışıyor mu." e, çıkar dünyası. bazen ağızlar kapatılır ki, ileride kapattırılmasınlar.
  imza diye araba çıkartacaktı bir adam. tamamen türk arabası diye. dolandırıcı, sahtekar adamın biri. eski proton markalı arabaların genel dağıtıcısı, şimdi hatırlamıyorum. fatih altaylı, bu adamı çağırıp yaptığı canlı yayında adamın ne kadar dolandırıcı olduğunu çaktırmadan şöyle söylemişti. siz bu imza'yı çıkartın, ilk arabayı ben satın alacağım. nitekim, imza çıkmadı ve fatih altaylı araba almadı. aklıma geldi, yazayım da çıksın aklımdan.
  kınadan nefret ediyorum. estetik değeri bence sıfır hatta eksi olan bir rengi var. saça sürsen iğrenç, elin içine, avuca sürsen iğrenç. özellikle tırnaklara sürmüyorlar mı. korkunç. sanırım biraz da alt kültür adeti halinde. tam ne için yapıldığını bilmesem de yapanların yapmamalarını öneriyorum.
  zencefil. nam-ı diğer ginger. çıkmadan önce dünyanın ulaşım sistemini değiştirecek denilen alet ne kadar da fos çıktı, di' mi. ne hayaller kurmuştuk oysa. şimdi ise, güzel pazarlandı gerçekten ile aklımızda sadece. 

17 kasım 2005, perşembe. 1913
  dün akşam arkadaşım geldi maç izlemeye. sonra da bizde kaldı. gece rahat durmadık ve odamın şeklini değiştirdik. artık daha ferah. bir değişiklik gerekiyormuş gerçekten. önceki günlerden bahsetmeye aynı paragraf içinde devam edersem eğer, kaçırdığım lineer cebir vizesini atlamadan geçmek istemiyorum. evde oturduğum on beş kasım günü vize varmış. ben çarşamba sanıyordum. neyse, zaten tek vize yeterliymiş. umarım çok zor sormaz.
  akademik hayatım, ki kendimi pek bu hayata yakışır bulmuyorum, beni sınav haftalarında çok yoruyor. o cuma son sınavdan çıkıp içki içmeye gitmeyi o kadar iple çekiyorum ki, bunu zamana yaysam kolayca bir alkolik olabilirim. bugün tek sınav verdim; istatistikte nümerik analiz. bir şeyler yaptım elimden geldiğince. biraz derslere girmek yetiyor demek ki. önceki gün karar teknikleri sınavında ise "kolay kolay kolay çok kolay yahu bu" dedim, fakat "ben hiçbir şey yapamadım" diyerek çıktım. herkes yüz alacakken yüz bölü on alma olasılığım çok yüksek.
 

16 kasım 2005, çarşamba. 0016
  galapagos adaları vardır, duyarsın hep. kaplumbağa demekmiş ispanyolca ve harriet adlı kaplumbağa da yüz yetmiş beş yaşına girmiş. darwin'in getirdiği kaplumbağa deniliyormuş hatta. çok şekerdi.
  sabahın köründe sınavım var. lineer. şimdi çalışsam biraz daha. belki bir şans geçebilirim. geçebilir miyim... üf.
  filişeyv kuul sikin'in reklamında on beş bıçaklı tıraş bıçağı gösteriyor, çok komik. bir de şu yeni jenga reklamı da çok güzel.

15 kasım 2005, salı. 2102
  bunu görmen lazım.
1735
  çok az çalıştım. kahve içtim. internette takıldım. mutfağı toparladım. bir de tabii ki yemek yaptım. makarna. kepekli pesto soslu makarna. mis.
  maçta, isviçrelilerin yaptıkların gördünüz; istiklal marşı'na saygısızlık, küfür etme, satılmış hakem, topla korkutma gibi. bizimkiler de bu adamlar türkiye'ye gelince ilk önce uçaktan indirmemişler. sonra indirmişler, aprondan geri çevirmişler. sonra körükler bozuldu deyip uçakta bekletmişler. ardından bu adamları içeri almışlar, bin bir güvenlik aramasından geçirilmişler. hatta narkotik köpekleri sürekli yanlarındaymış. havaş ekibi bayrak açmış. dışarıda yüzlerce kişi türkiye'ye hoşgeldiniz dercesine yüzlerine yüzlerine istiklal marşı ve çeşitli tezahürat bağırmışlar. insanın milliyetçi duyguları kabarıyor. aferim bizimkiler. konuya uygun olarak; hayatım boyunca en çok ağladığım, derbeder olduğum, gözümün çıktığı film nisan devrimi'dir. portekiz devrimini anlatıyor.
1241
  babam hala hastanede. ben evdeyim, annem gitti. test yapılmış, ikinci testi bekliyorlarmış. kalp değil de başka bir şeyden şikayet ettiğini düşünüyorlar. yapsınlar da testleri, tam olsun bu iş. sonra da başka bir sigara tiryakisi olan annemin testlerin başlayalım, o da ameliyat olsun. bir sürü sağlık sorunu var, belki ben de hastayımdır. kim bilir. doktorlar bilir.
  yeşil çay içiyorum sabahları kalkınca, söylemiş miydim? ağzımdaki o iğrenç tadı alıyor ve midemi rahatlatıyor. bir iki saat sonra da kahvaltı ediyorum. kahvaltı için yeni bir yiyecek buldum. hardallı hafif ton balıklı kepekli ekmek. yapılışı şöyle; kepekli ekmek üzeri kızarıncaya kadar tost etme makinesinde tutulur. tabağa alınan ton balığına hardal katılıp karıştırılır. ardından sıva yapan ustalar gibi çop çop diye ekmeğin üzerine kaşık ile bu karışım "atılır". güzelce sürülür ve yenir. sadece hafif ton balığının tadı iğrençmiş. hardalsız yenmiyor.
  saunamız yok; ne evimizde, ne yazlığımızda. dün yolda aklıma geldi. yazın sıcağında arabaya binip, durduğu yerde klimayı sıcağa ayarlarsam sauna olabilir. hatta ölebilirim.
  boyu eninin on katı olan bir bina düşünün. girinti ya da çıkıntısı olmayan, kocaman bir bina. odalar için araları eşit yedişer beşer pencereler düşünün. her odaya bir pencere. kocaman binada alt alta altı, yan yana otuz tane pencere düşünün. işte florance nightingale böyle bir binaya sahip ve geceleri, insanlar, büyük bir akvaryumun küçük akvaryumlarında gezinen balıklar gibi duruyor uzaktan.
  sirenler ve havai fişekler bazen beni korkutuyor. bir gün beşiktaş'ta o kadar yakından geliyordu ki havai fişek patlaması. boğaza saldırı olduğunu düşünüp heyecanlanmıştım. on kasım'da da dokuzu beş geçe sirenler çalıp herkes sustuğunda bir an tüm ülkenin aynı hedefe kilitlendiğini ve bu ölümcül hedefi hayal ettim. yirmi sekiz gün sonra, derin darbe, ölümcül deney iki, kurtuluş günü, dünyalar savaşı filmlerinde yüksek empatim sayesinde ne kadar boktan olsalar da heyecanlanıyorum.
1106
  annem ile geçinmek gün geçtikçe zorlaşıyor. o kadar farklı dinamikler üzerinde yaşıyor ki, anlayıp yolunu izleyebilme imkanım yok. dışarının tepkileri her zaman çok önemli onun için. kötü görünmek istemiyor ve alınganlığı en üst düzeyde olduğu için de kötü göründüğünü düşünüyor. fiziksel görünümden bahsetmiyorum. özellikle babamın hastalığı konusunda, devamlı bir fikir üretme, yorum yapma çabasında. haklı da. o orada, biz buradayken onun yapabileceği farklı bir şey yok. sadece her şeyden endişelenmesi, şüphe duyması beni geriyor. dün gazeteden bir haber bulmuş; bir doktor bir hastasının bir şeyini fark edemiyor ve hasta sanırım bu yüzden ölüyor. bana gazeteyi getirim, bak demek ki şüphe duymak kötü değilmiş dedi. normal. fakat, anneciğim neden iyi haberleri okumayıp da böyle haberlerle kendini yoruyorsun deyince de kızıyor. iki yüz elli bin altı yüz kırk milyon yirmi üç yüz on iki ucu ballı boklu değnek.
  yırtılan çöp poşeti etrafına ısı veriyor. böylece kışı sürekli cebinizde parça parça çöp poşeti yırtarsanız elleriniz ısınabilir. hatta birisi bunu buluş yapsın. bana da cüzi bir şeyler verir artık.
  ilk arabamıza, renault 9 spring, yüz altı milyon ödeyip almıştık. sene doksan üçtü. hala gördükçe beğenirim o arabayı. sadedir, sadece gider. konforu yoktur. üzeri süngerli bank gibi oturursun arkadaki koltuğa. yatması çok rahattır, o ayrı. motor sesi direk içeridedir. 

14 kasım 2005, pazartesi. 2354
  kıç gamzesi olan hatun vücutları hoşuma gidiyor.
2115
  açık radyo dinliyorum genelde. müziğin bilirkişilerinin toplandığı radyo diye de adlandırabilirim açık radyo'yu. bir de çok nadir rastladığım, fakat alarm kurup dinlemek istediğim evde çalamadıklarım'ı seviyorum, ntv radyo'da.d
1208
  müzik; ezgiler, tınılar, zamanına uyarsa o kadar güzel tamamlıyor ki insan yapbozunu, aynı şekli bir daha bulmak olanaksız hale geliyor. bir şarkının farklı kişilere hissettirdikler çok farklı. bazen, sadece ne hissettiğini anlamak için bile birisinin kulağından şarkı dinlemek istiyorum. senin beş yüzüncü defa dinlediğin ve "abi, harika şarkı ya!" dediğin şarkıyı ben duyuca; "he, güzelmiş. evet." ile geçiştirebiliyorum. fakat, senin bu şarkı ile bütünleşmiş, iç içe geçmiş duygularını anlamayı çok isterdim. farklı gözle bakmak gibi farklı kulakla duymanın zevkine varmayı o kadar çok isterdim ki...
  babam hala hastanede. yoğun bakımda. yoğun bakım deyince ölmek üzere olduğu düşünülebilir. sanmıyorum, henüz öleceğini düşünmüyorum. umarım düşündüğüm gibidir her şey. sürekli kontrol altında tutulsun diye orada. bilmiyorum ne diyecekler ama bugün üçte, yani tam ben sınava girerken, doktoru gelecek babamın ve yukarıya odasına mı çıkacak, yerinde mi kalacak, yoksa evine mi dönecek karar verecek. ben evde kaldım. dün evde, benimle kalan annem ve halam ise babamın yanına gittiler. diğer halam ve eniştem de gitmiş yanılmıyorsam. fazla bir şey yok ama böyle destek olunması çok hoşuma gidiyor. tek başınıza taksi ya da cankurtaran ile yoğun bakıma gittiğinizi, kimsenin ne arayıp ne sorduğunu düşünürseniz, ölseniz de fark etmez düşüncesi yerleşir beyninize. aslında bazen de ölmek mi gerekiyor?
  bu arada; kimseye söyleme babamın hasta olduğunu, bana bile.
  istanbul'da gece olmuyor artık. artık ay olmasa bile gökyüzü siyah değil, daha çok lacivert, mor gibi görünüyor. oysa ıssız tepelerden siyahı seçmek ne güzeldi..
  arabada kavga edenlerden bahsetmiş miydim? yolda giderken, yandaki, öndeki, arkadaki, karşı şeritten gelen arabaların içlerine bakarsanız, abartılı tek kol hareketleri ile eden insanlar görebilirsiniz. kavga değil de tartışma diyelim. sürücü "benim de söylemek istediğim bu işte!" deyip vitesten kaldırdığı sağ elini açık ve yer yatayıyla kırk beş derece açı yaparak tehditkar biçimde sallar. sağındaki her ay zaten cezasını bulan ise, kafasını yan çevirmiş ya dik dik tartışma ortamına ya da belki biraz suçluluk ile sadece baktığı, görmediği akan trafiğe odaklanmıştır. sonuçta, motorların birbirine bağırdığı ortamda insanların kapalı camlar ardında birbirilerine bağırdıkları duyulmaz ve pantomim devam eder.
  kalkan köprüler var, bilirsiniz. arasından büyük gemiler geçsin diye iki taraftan da kalkar. sanırım haliç köprüsü kalkabiliyor. yeni galata da kalkabiliyor sanırım. emin değilim. düşünün, onca ağırlığı dolaylı yoldan kaldıran motorlar var. ne kadar güçlü, di' mi? aynı kocaman queen mary II'nin yine kendisi gibi kocaman pervanesini döndüren motorlar gibi.
  günlük tutun.
0035
  iş sanat'ta jack de johnette (yanlış yazmadıysam) quartet vardı. çok güzel çaldılar adamlar, haliyle. fakat otuz milyon vermek akıllıca mıydı diye sordum birkaç defa kendime. izlemeye değer bir şey yapmadılar. dinlemeye değerdi, o çok ayrı.
  konserden sonra bir de yemek yedik kuzenlerle. eğlenceli bir yemek oldu. sonra oradan halama geçtim ve babamın hastanede olduğunu öğrendim. pek hoş. kendi arabası ve annem ile ilk önce yakındaki, yakındaki pek bir şeyiniz görünmüyor ama kendi hastanenize gitseniz daha iyi olur deyince de florance nightingale'e gitmiş. ben aradığımda bir iki saattir oradaydı herhalde. halamla arabaya binip hastaneye sürdük biz de. bir şeyi yokmuş, diyorlar. bir ay kadar önce damar desteği takıldığı için endişelenmekte yarar var deyip yoğun bakımda tuttular ve eve döndük. gözlemleyip endişelendiğim, annem ve halama söylemediğim fakat yoğun bakımda, emin ellerde olmasının verdiği rahatlıkla kendime söyleyebildiğim bir şey var; kalbi düzensiz atıyor. belki de kalk genelde o kadar(cık) düzensiz atıyordur ama izlediğim kadarıyla belli bir rakamda sabit pek atmadı babamın kalbi. şöyle bir şey de vardı; kalbi besleyen üç damardan ikisi neredeyse tamamen tıkalı, diğeri ise yarı yarıya akıyordu. beslenemeyen ve iki defa kriz geçirdiği -ki bunları ben bilmiyorum- için yara almış bir kalp, bol bol kan ile beslenirse bir fark yapacak ve o fark alışana kadar vücudu yorabilecektir. anlamadığım şu tıp konusunda çeşitli çıkarımlar yapmak akıllıca değil ama boş durmaktan insan düşünüyor.

13 kasım 2005, pazar. 1239
  beş buçuk, altıya geliyorken kapadım gözlerimi. on bir buçuk gibi de açtım. böylesi daha güzel. daha az uyku. bunun için gerekli olan bir önceki akşamüstü biraz kestirmek ve gece yarısı bir kahve ile uykuyu kovmak. ayrıca, bir ara çok geliyor kendisi, o arayı atlatabilirseniz rahat savaşırsınız uyku ile.
  dün türkiye isviçre maçı vardı. türkiye lanetlenmiş gibi oynuyordu. türkiye milli takımı iyi futbol oynarken gördüğümü faroe adaları, özbekistan, lihtenşıtayn gibi ülke takımlarının mahalle maçı gibi oynadıklarına benzer bir oyun tarzı vardı; yani bir tarz yoktu.

12 kasım 2005, cumartesi. 1635
  mükemmel aşk için mükemmel eş gerekiyor bize, değil mi? o zaman farz edelim ki; topraktan, çamurdan, kilden, camdan, metalden, plastikten, sudan, ateşten ve havadan bir insan formu oluşturduk ve buna yine istediğimiz, beklediğimiz gibi bir ruh verdik. ötesi olmayacak bir eş yarattık. baştaki mükemmel sıfatını yarattığımız bu olağanüstü eş için yine kullanabilir miyiz?
1436
  oh, migros'tan dönüp bir aç gibi yemek yedim ve çayımı da içtim. ayıptır söylemesi çiğköfte ile verilen biberlerden birini yedim ve o kadar ağzım yandı ki, şu anda başım ağrıyor. böyle bir acı görmedim, tatmadım ben. yoğurt yedim, su içtim, çay içtim, olmadı. ekmek çiğnedim olmadı. dişlerimi fırçaladım. olmadı. tekrar su içtim. olmadı. nasıl geçti anlamadım ama nefes alırken azalıyor fakat verirken artıyordu acı. korkunçtu. geçti.
  günlük değil de iyice saatlik oldu bugün bu sayfa. evdeyim, çıkmayı düşünmüyorum ama akşam için iyi bir teklif alırsam kıçımı kaldırabilirim. ders de çalışmam gerekiyor.
1134
  ne yalancı adamım. bir çay içip biraz bilgisayarda uğraştıktan sonra yattım. tamamen uyumadım ama yatar pozisyondaydım. çok güzel bir program dinliyorum radyoda. hala devam ediyor. eskilerin müzikleri. yıl yıl ilerliyor ve hala yetmiş ikide. davulun, piyanonun sesinin farklı olduğu zamanlar. eskiler.
  kahvaltı da etmedim. migros'a gelir misin dedi ebeveynlerim, kabul ettim. düzgün bir şeyler alayım da, eve gelip mükellef kahvaltı hazırlayayım kendime.
0849
  üç gibi yatmama rağmen bilerek erken kalktım. geç kalkmayı sevmiyorum. uykuyu çok sevsem de zaman kaybı gibi geliyor. özellikle yetmiş yıl yaşayan bir insanın yirmi otuz yıl uyuduğunu düşününce.
  filmlerin özetlerini okumadığım gibi, hatta daha da öte bir belirsizlik ile kitaba başlama isteğim söz konusu. bu da arka kapağını bile aman kitap hakkında bir şey öğrenmeyeyim diye kitap bittikten sonra okumama yol açıyor. böyle olunca yeni bir kitap, yeni bir yazar bulmak benim için eziyet oluyor. okuduğum kitabı, malafa'yı (hakan günday) bitirdim. dün kitap almayayım da evdekilerden okuyayım ve yeni bir yazar bulsam da yeni ufuklara yelken açsam derken yine dayanamayıp amat'ı aldım. ihsan oktay anar'ın, daha önce iki kitabını okuduğum bir yazarın kitabını. amat ile birlikte bir kitabı daha var okumadığım. bukowski'nin de bir iki kitabı kaldı okumadığım. bunlar da biterse, hakan günday, zülfü livaneli, ihsan oktay anar ve charles bukowski'nin okumadığım kitabı kalmayacak. bu arada, aklında olsun; sert bir üsluba kelime ve akıl oyunları ekleyen, üzerine de biraz karşı durma, hayata bok atma katarak yazabilen birisi varsa haberdar olmak isterim. (düşük bir cümle oldu sanırım.)

11 kasım 2005, cuma. 1201
  4400'den sonra şimdi de supernatural'a başladım. ruhlu muhlu. güzel yine de. izleyeceğim. bu dizilerin uzun soluklu olmalarının nedeni, hep bir ve büyük hedefe doğru ilerleyenleri anlatmaları olsa gerek. farklı hikayeler ile desteklenen tek büyük hedef. bizim diziler daha karmaşık. o şuna ihanet ediyor, bu onu bununla aldatıp parasını yemek üzere ant içiyor. ardından bunun arkadaşı kız, diğerinin kuzeniyle yakınlaşıyor. tabii bu aşk olanaksız, biliyorsunuz... gayet tabii bir bizim dizi kurgusu geliştirebilirmişim. senarist de tutarım bir tane, yazsın sürekli. çok artistim.
  okula girerken ağır bir kapıyı ittirmek zorunda herkes ve genelde ders saatleri bir sürü kişi girdiği için en öndekinin açtığı kapıyı senin de belli bir kuvvet ile itip, arkadakine devretmen gerekiyor. böyle sürekli bir hareket var. oysa ben çok bencilim. eğer öndeki kapıyı ardına kadar açtıysa, dokunmadan geçiyorum ve sanırım arkamdaki bunu beklemediği için biraz (!) zor durumda kalıyor. evet, bencilim. sadece kendimi düşünüyorum.
  en pahalı oyuncak çocuk, en pahalı hobi de evlilik. buna karar vermek güç değil. pahalı sıfatı yerine uzun soluklu da kullanılabilir.
  aylığım da bitince vapur kullanır oldum. hızlı ve keyifli. vapurda okuduğum kitabımı güzel ve artık elli kuruşa içebildiğim çay ile bütünleştirince vazgeçilemez bir keyif oldu. büfeye yakın, varsa koltuklu masalara, yoksa koltuğa oturuyorum. bir çay söylüyorum ve okumaya başlıyorum. bazen de geçenlerde yazdığım gibi haylazlık yaptığım oluyor. geçenlerde ise, acıklı bir sahne gördüm. acıklı değil sanırım ama sulu göz ilkan'a fazla gelen sahneydi: bir baba, kafamda yarattığım kadarıyla, akmar'dan aldığı ikinci el kitapta çözülmüş olan testleri siliyordu. elinde silgi, bir yudum çay aldıktan sonra harıl harıl, çocuğunun çözebilmesi için kitabı temizliyordu. "en uzun soluklu, eskimeyen oyuncak, çocuk."
  sanırım, amerikan aksanını daha zor anlıyorum ya da tam ne aksanı bilmediğim bir şey anlamadığım.

10 kasım 2005, perşembe. 0249
  the 4400 biriktirmeye başlıyorum bugünden itibaren. pilot bölüm ve ikinci bölüm hoşuma gitti.
  sabah kalkmam gerekiyor istatistiksel nümerik analiz dersine yetişmem için sekizi yirmi geçe evden çıkmayı planlıyorum. umarım hava çok soğuk olmaz.

9 kasım 2005, çarşamba. 2025
  regl öncesi hormonlarına hakim olamayıp duygusal buhranlarına bulanan dişi ırk gibi, fakat biraz daha seyrek geliyor benim ruhsal buhranlarım. genelde sorumluluklarımdan kaçtığım zamanlar geliyorlar ve bir yüzüklerin efendisi sisi halinde üzerime çöküyorlar. kalkmıyorlar. kalkmaları uzun sürmüyor ama yapacakları baskıyı yapabilmeyi iyi başarıyorlar. tabii, farkında olan, farkında olabilen insanlar gibi ben de, bu ruhsal buhranlarımı seviyor ve gönlümün bir ucuna bastırıyorum ki devamlı harika bir hayat yaşamayayım, di' mi.
  enez'de bulunduğum ve arkadaşımın arabasında geçirdiğim sarhoş gecelerde, basları zorlayıp arabayı ve içindeki kulağımı dolduran müzik genelde hiçbir şey ifade etmeyen, sadece yazlık anların, anıların desteği olan bu sahte tınılardan biri de benim için elli kuruş'luk grubun söylediği bebek biraz ucundan verir misin idi.
  kelimelerle oynamayı, kelimelere elimden geldiğince takla attırmayı hatta kelimeleri yarlardan atıp kurtulmaya çalışmalarını ya da batışlarını seviyorum.
  haftaya vize haftası, bu hafta ve önümüzdeki de dahil olmak üzere bin defa yazarım artık; yok efendim çalışamıyorum, ne olacak da çalışacağım, bugün biraz çalıştım da kendimi kandırdım, birisi çalıştırsa da geçsem, kopya mı yazsam kıçıma soksam... vs.
  alabildiğim hayat hazzını doruklarda, ancak insan ilişkilerinde egom gıdıklandığı ya da egomu sıvazladığım zamanlar yaşıyorum.
  deniz seki memelerini neden burnumuza sokuyor. git, deniz. git.
  bazı şeyler özel kalmalı. sadece insanın kendisi bilmelidir. o kadar ki, her suçunuza ortak olmuş en iyi arkadaşınıza bile söylemezsiniz; kendi sırrınızı. gönlünüzün elektronik kilitli sırlarını paylaşma kutusunda bazıları çok durmaktan paslanır ve kutu olurlar. hatırlamazsınız. anımsamanız için çaba göstermeniz gerekir. 

8 kasım 2005, salı. 1009
  halamda kaldım dün gece. pek şeker bir arkadaşına site tasarladık birlikte. güzel de oluyor. bitince bilirsin sanırım.
  artık gece ikide yatıp sabah dokuzda kalkan bir hayat düzeni oluşturmak istiyorum. oluşturabileceğimi düşünüyorum fakat dün yollarda geçen zamanımın bir bölümünde de evlenip tekdüze bir hayata sahip olmanın insanı ne kadar sıkacağını düşündüm. bir gün anne baba ziyareti, bir gün dvd izleme, bir gün arkadaşlarla takılma diye pek farklılaşamayan bir hayata girdiğimi hayal etmek korkunç.
  tekdüzeliğin kötü olduğundan bahsetmemin nedeni, eğlenceli ve dolu bir hayatı kıvamında yaşıyor olmam sanırım. yazın hiç de böyle değildi. çalışıyordum ve çalışmanın aldığı dokuz saatim günümü öyle dolduruyordu ki, buluşmak istediğim insanları sıraya dizmek zorunda kalıyordum. "ertesi pazartesi akşam seninle görüşebilirim." diyen ukala bir tip gibi. haklıydım, çok doluydum. bir süre sonra da tekdüze hayatımı, evde oturup hiçbir şey yapmadan gün geçirmeyi özledim. günde üç film izleyip sadece karbonhidrat tükettiğim günlere özlem duydum. sonra iş bitti, rahatladım. hayatım açıldı. çalışmak istemez miyim, hayır tabii ki. isterim.
  dün çok hain bir şey yaptım ve bundan çok zevk aldım. vapurdaydım, kitap okuyup çay içiyordum cam kenarında. arka sırada ve bana dönük oturan adam da uyukluyordu. kitap okurken ara verilir, bir dış dünyaya göz atılır hani. işte o anlardanbirinde adamın uyukladığını görüp elimdeki çay bardağında çay kalmadığını fark edip çay bardağını tabağa vurdum. evet. uyandı. uyandı ve yaramazlık yapan bir çocuk gülümsemesi yüzüme yerleşti.
  bu akşam da tiyatroya gideceğim. tek kişilik düet. yeni bir oyunmuş. bu oyunu da izledikten sonra üç oyun kalacak devlet tiyatrosu'nda, henüz izlemediğim. şehir'de de çok beğenebileceğim oyunlar var diye düşünüyorum. onları da kovalamam gerekiyor artık. yarın ya da bu akşam bahsederim oyundan.
  birazdan kahvaltı edip ev bakmaya çıkacağız ve umarım moda'da güzel bir ev sahibi olur ailem. moda da pek yakın sayılmaz genelde bulunduğum yerlere ama yine de moda'yı seviyorum. annem ve babamın orada yaşlanabileceklerini düşünüyorum. kesinlikle sefaköy'de değil.

6 kasım 2005, pazar. 2348
  kim'i de bitirdim. yukarıda. bak istersen.
2317
  bazen durduğum yerde yavaş yavaş genzime, ciğerlerime doğru tükürüğüm akıyor ve en son halini hissedemediğim için boğulacakmış gibi oluyorum.
2104
  ilkokuldayken kulak çekerdi öğretmenlerimiz. çok çektiklerinde kulak memesi ile kafa etleri arası çok acır. kendine has bir acıdır o, başka hiçbir yeriniz öyle acımaz. bir sıcaklık oluşur; yanar kırmızı kulak acı ile... hisleri de hatırlamak gerekiyor, anlar, anılar gibi. bazen sonbaharda bir sokak kokusu sizi geçmişe götürüyor, bazen de kırılan ışıkların aydınlattığı gökyüzü.
  tat, üç harfli ve tek hece bir kelime ve türkçe'de tek heceli kelimelerde yumuşama/sertleşme olmaz. peki neden tat kelimesine "ı" eklediğimizde "tadı", a eklediğimizde de "tada" oluyor? istisnalar var, evet.
  yeni bir renk üretebilir misin?

5 kasım 2005, 1231
  geçenlerde mekdanılts'tan yemek siparişi verdik. aradık, darat ta ta taaaa müziği karşıladı bizi. sonra bir hatun ne yersiniz dedi. biz de söyledik, şunu bunu bunu bir de bunu yeriz diye. ardından telefonla asıl iletişimi kuran arkadaşa çıtır soğan halkaları da ister misiniz diye sordu, mekdanlts abla ve hep bir ağızdan evet diye bağırdı tüm açlar. karşıdaki kız da gülmüştür herhalde. bu kısa anımdan sonra, insan ilişkileri, hizmet sektöründe çalışanların tüm tecrübelerini içmek istiyorum.
  sigaranın nasıl güven arttırdığı hakkında yazmış mıydım? biraz içtikten sonra, zamanım varsa biraz sohbet dışı kalıp etrafıma dikkat ediyorum. analizler yapıyorum. geçenlerde de bir kızın sigaradan önce ve sigaradan sonraki hallerini gözlemleme şansına eriştim. sanırım dişi kişi, sigarayı dayanacak bir şey olarak görüyor ve ondan güç alıyordu. bardaki duruşu sigara ile desteklenmezse daha... uygun kelimeyi bulacak kadar iyi değil demek ki türkçem... daha sönük (?) kaldığını düşünüyordu. sonra gerçek bir çıkarım mı diye dikkat ederken fazla uzağa değil, kendime baktım. elimde içki olunca daha bir havalı (!) duruyormuşum meğer. belki de, boş kalmadım sigara içmeye geldim ya da içkimden bir yudum almaya geldim boşlukları, anlık davranış planları yapmak için ufak kaçamaklardır bunlar. 

4 kasım 2005, 1218
  bağlantım ile bugünlerde aramız pek iyi değil. kesiliyor ve geri gelmemekte ısrar ediyor bazen. hala ayırıcı takmadım hatta.
  rüyamda babam öldü. su ile ilgili bir ölümdü; yanılmıyorsam boğulmuştu. öldüğüne inanamadığım için sinematik bir sahne gibi göğsüne ağlayarak vuruyorken su tükürüp hayata döndü. bir gün sonra tekrar öldü. kaskatı kesilmişti öldüğünde. yüzü babamın yüzü gibi değildi yanlış hatırlamıyorsam. komik olan, üşüdüğüm için kabus görüyor olmamdı. üzerim açık, sadece bir penye ve bir şortla yatıyordum. akıllı beynim, üşüdüğüm için rüyamı değiştirip beni uyandırdı. nasıl oluyor da doğadaki neredeyse en gizemli şey içimizde, rüyalarımızda olabiliyor. düşün; doğayı, dünyayı hakimiyetine alıyorsun ama rüyalarına söz geçiremiyorsun.
  stephen king'in film yapılmayan romanı kalmadı herhalde. önyargı ile yaklaştığım için çoğunu da izlememişimdir. izlediklerimde de; acaba bu sahneyi kitapta nasıl anlatıyordu diye cümlelendirmeye çalışıyorum.
  zonealarm'ımı yeniledim. en güncel sürümünü yükledim. her şeyi koruyor sanırım. reklamlardan casus yazılımlara, internet protokollü saldırılardan e-posta kontrolüne kadar. fazla da yormuyor bilgisayarı. tabii bir de en güzel özelliği şeffaf olması. yani tüm veri giriş ve çıkışlarını size bildiriyor ya da ben öyle düşünüyorum!
 

3 kasım 2005, perşembe. 2345
  bir bayram gününün daha sonundan yazıyorum. olağandı fakat olağanlığın içine dahil etmem gereken "oğlum sen artık büyüdün, hasılat eskisi gibi olmayacak" eklendi. sabah babaannemlerde tavuklu pilav ile değil, etli pilav ile başladı. aslında eskiden öyleymiş adet. sonra tavuk daha uygun fiyatlı diye ona geçilmiş. şimdi ise tavuklu gripten korkulduğu için tekrar ete dönülmüş. bir de adettir, babaannem kesinlikle barbunya yapar bayramları. dolabı açmadan içinde barbunya ve soda olacağını bilirim. bir de baklava yerine tüm ailenin kalp hastası olması nedeni ile kadayıf yapılmış. ufak toplar halinde. daha hafif olduğu, daha az yenilmesi için.
  bayram olunca bayramımın kutlanmasını istiyorum. bir ağır ağabey, bir baba gibi. aynı babamın tavırları bunlar, biliyorum. o da öyle telefon etmez herkese, ona edilsin ister. onun babasının en büyük çocuğu olma özelliği var. fakat benim öyle bir özelliğim de yok. gerçi kısmen var, tek ve en büyüğü benim.
  beynim de ur mu var sorusu, babaannemlerin komşusu, yusuf dedemlerin kiracısı olan ailenin küçük oğlunun aniden ölmesinden beri, yaklaşık on yıldır kafamda. çocuk bir gün düşmüş, o günden beri kafasında ur varmış ve bir süre sonra ölmüş diye hatırlıyorum, ayrıntısını öğrenmedim hiçbir zaman. bu düşüncem, lost'taki doktor beyin "beyninde ur olsaydı, ağzına yanık tadı gelirdi" tarzı bir cümle söylemesi ile kafamda daha büyük yer kaplamaya başladı. ne zaman ağzımda garip bir tat olsa, "urum var kesin" diyorum. yazıyorum:
bugün yarın ölürsem, cesedimi güzelce temizlesinler ve mukavva ama güzel şekilli bir tabutun içinde güler yüzlü ve günlük kıyafetlerim içinde sergilesinler. cenazem böyle kalksın.
  osman bey'i düşündüm. hangi osman bey diye düşün. bulabildin mi? bir kopya vereyim, en ünlü osman bey. sanırım aklına gelmedi. osmanlı imparatorluğu'nu kuran osman bey. nasıl bir ruh hali içindeydi acaba? geceleri ben bir devlet kuruyorum ince hesaplar yapmam lazım mı diyordu yoksa ergenliğinde bir müzik grubu kurup hatun düşürmek (!) isteyen bir genç gibi mi düşünüyordu? devlet kurmak. ne kadar büyük iş.
  bazen gerçekten ufacık bir beynim olduğuna ya da olan beynimi de rölantide çalıştırdığıma inanıyorum. hala yüz milyon milyar trilyon tonluk gemilerin yüzdüğüne, bilmem kaç metrelik binaların nasıl elektrik, su, havalandırma, yapı sistemlerinin yapıldığına, sekiz yüz küsur kişilik uçakların nasıl havalandığına, herhangi bir büyük elektronik devrenin nasıl sorunsuz çalıştığına aklım ermiyor; aynı devlet kuramayacağım gibi. belirli bir yerden sonra, belirli bir bilgi birikimi, iş hayatı terimi ile nov hav (knowhow) olunca daha mantıklı geleceğini ve inanabileceğimi düşünüyorum.
0841
  ben ruhi bey nasılım'ı izledim. izledik. güzeldi. tabii ki uğur polat harika oynamıştı ama önceden de yazdığım gibi beklentilerim büyük olunca, hepsini karşılayamadı. ben daha hareketli bir oyun bekliyordum. belki de ne beklediğimi bilmiyordum. her neyse. gidecek oyun kalmazsa ona da gidersiniz diye önereyim.
  bugün bayram. bayramım yine aynı geçecek. giyindim. çok şık ve tam tüm ailenin beni görmek istediği gibiyim. altımda bej rengi bir pantolon, mavi çizgili bir gömlek ve mavi bir süveter. süveter giymeyi ilkokulda çok severdim, şimdi de özlediğimi ve binlerce süveterim olsa da giysem diye düşündüm.
  kilom yetmiş beşte sabitlendi. seksen bir, seksen iki gibiydim dikkat etmeye başlayınca, şimdi bu kadarım. uzun süredir böyle olduğuma göre, vücudum bu kiloyu sevdi. spora başlasam da yedi kilo daha versem.
  daha sonra devam ederim, şimdi babaannemlere gidip güzel bir çorba, harika bir pilav ve biraz baklava tüketmem lazım.

1 kasım 2005, salı. 1444
  küfür etmek istiyorum telekom'a. neymiş, en düşük adsl hızını 512kbps'ye çıkartmışlar. laf oyununa bakın. limitsiz 512kbps fiyatı ise şu anda 256kbps'ye ödenen fiyatın iki katı. gelişmekmiş. düşünen mi var. maksat cepler dolsun. tarifeler.
  celal pir'i açık hat'tı sunarken çok seviyorum çünkü kaçınmadan soruları soruyor, merak ettiklerini hiç düşünmeden doğru şekilde soruyor. açık hat çok güzel bir program.
  hiç girmediğim bir siteye girdim bugün. başka bir komün sitesi. hakan günday'ın, yeni kitabı çıkmış. (kenan doğulunun yeni albümü çıkmış gibi. hatta çıkmış değil çıkmıııııaaaş.) dün tüm kitaplarını bitirmemin ardından bugün bu haberi almam ne kadar sevindirici. adı malafa sanırım. bugün alırım belki.
1043
  kasım da başladı.
  sabahları çok zevk alarak hazırlayıp, daha çok zevk alarak yediğim bir yiyecek var. tost diyemem çünkü toast edilmiyor hiçbir şey. pizza diyebilirim belki. şöyle hazırlanıyor; bir dilim kepek ekmeği alıp üzerine sucuk koyuyorsunuz, onun üzerine biraz kaşar ve ardından anneniz kahvaltılık (ismi kahvaltılık bu yiyeceğin. içinde patlıcan, biber ve domates var. salça gibi düşünün ama lezzetini içindekiler oranında fazlalaştırın.) yapmış ise, ondan koyuyorsunuz. elinizde kahvaltılık yoksa salça ya da direk domates dilimi de koyabilirsiniz. üzerine karabiber koyuyorsunuz. ben sevmem, koymam demeyin. karabiber ve nane ile tadı bütünleşiyor. ardından, sadece üst ızgarasını daha yiyeceğinizi hazırlamaya başlarken çalıştırdığınız fırının en üst rafına, üsteki ızgaraya en yakın yere yerleştiriyorsunuz. birkaç dakika içinde de yemeğe hazır oluyor. "dikkat; sıcaktır."
  kinyas ve kayra'yı, dün otobüs durağında bitirdim. sonuna gelmiştim iki üç haftadır bitirmeyi erteliyordum ama sonunda aklımı daha fazla meşgul etmesine izin vermemek için bitirdim. böylece yarısına geldiği gündüz vassaf'ı okumaya devam edebilir, ardından sayın bukowski'nin okumadığım kitaplarını bitirebilirim. bir de mine artu diye bir hatunun kitapları var. daha başlamadım ama radikal kitap'ta, radikal bir şekilde eleştirisini okuduğum ve beğendiğim için almıştım. bakalım aynı tadı verecek mi. sanırım rockistanbul'da mine artu'nun bir kitabını bedenim güneş altında kızarırken okumaya çalışmıştım. tabii başaramadım onca göz çalan, odaklanma engelleyen şey arasında. baştan beri de o kadar sarmamıştı açıkçası. şimdi piç olmuş bir kitaba başlayacağım. biliyorum, iyi başlamazsam, sonsuza kadar yarım bir kitap olarak, yarım bıraktığım kitapların arasında kalacak.
  bu gece neredeyse iki yıldır izlemek istediğim ama bir türlü zaman ayıramayıp, ayırdığım zamanlarda boş yer bulamayıp gidemediğim "ben ruhi bey, nasılım?"ı izleyeceğim. uğur polat oynuyor, yanılmıyorsam. ben pek severim uğur polat'ı. ta yasemin kozanoğlu ile oynadığı o filmden seviyorum. çilekli pasta'ydı sanırım adı. tam çıkartamamış, yalan söylemiş olabilirim. bir de, hala var mı bilmiyorum ama yaz boyunca sabahları trt2'de bir dizi vardı. entrikalarla dolu, iş hayatı, aile, aşk üçgenlerinin birbirlerine geçtiği bir dizi. bir sürü kaliteli insan oynuyordu, uğur polat da dahil olmak üzere. beklentilerim çok yüksek, umarım hayal kırıklığım büyük olmaz.
  artık kesinlikle yeşil çayı normal çaydan daha fazla seviyorum. poşet olmasa daha güzel olur diye düşünüyorum. demleme yeşil çay.
  iki gündür saatlerin geri alınmasından olabileceğini düşündüğüm erken yatıp erken kalkma hastalığına (!) yakalandım. dokuzda sabah alarmım çalıyor ve çalmasıyla birlikte gözlerim fal taşı gibi açılıyor. güzel oluyor güne erken başlamak.
  acil olarak para biriktirip düzgün bir fotoğraf makinesi almam lazım. bir sürü kare yakalıyorum ama bir iki gün aklımdan durduktan sonra bulut olup uçuyorlar tabii ki. oysa ben o fotoğrafları çekmek, saklamak, biriktirmek istiyorum.
  bu cey cey cohanson'un sesini taklit etmeye çalışıyorum bazen. çok zor. hani o ince kalın tonlu sesinin tepe noktalarına ancak esnerken ulaşabildiğimi fark ettim. koca cey cey'e esnerken yetişebilmem onun mu, yoksa benim açımdan mı iyi bilmiyorum ama esnerken cey cey sesi çıkartmak çok eğlenceli. deneyin.
  geçen hafta leenane'in güzellik kraliçesi'ni izlemiştik, yine salı idi yanılmıyorsam. en ön sırada bir hatun vardı, ortalarda oturuyor. tatlı bir hatun, ne güzel kaşı gözü var diye ozan ile konuşuyorduk. sonra ozan su perisi dedi, ben de süper isim dedim. çünkü komiğim ben. neyse, anlatmak istediğim kızın fevri davranışları. oyunun bitiminde, direk alkışa kalktı kendisi. daha oyuncular sahneye gelmediler ama bir aşırılık sergilemek isteyen bünye hemen zıpladı. ardından alkışlar sona erdi, her şey bitti. herkes hazırlandı, çıkacağız. ben tuvalete gidenleri beklerken, "bizim kız" normalden daha yüksek, şımarmaya eşiğinde bir ses ile "dizlerim titriyor, çok güzeldi. inanamıyorum. ay. may." diye yapınmaya, dövünmeye başladı. en sonunda da, daha yüksek ses ile patlattı beklenen bombayı: "inanmıyorum yaaa, nasıl beni MİMARSİNAN'a kabul ettiler. ben bunu hak etmiyorum." bir su perisinin lağım faresi oluşunu okudunuz.

31 ekim 2005, pazartesi. 1242
  ekimin de son gününe geldik. bak, bir ay daha bitiyor. birayla fıstık çok iyi gider.
  bolu'ya, mudurnu'ya, sünnet gölü'ne gittik. güzeldi. doğa moğa seviyorsa insan, birkaç gün geçirebilir. doğal by-pass yazıyordu zaten otelin isminden daha büyük bir şekilde. yedi buçuk saat sürdü oraya varmak, keza geliş de aynı şekildeydi. daha yakın bir yerlere gitmeyi öneriyorum. bir de, çok soğuk. bolu.
  

28 ekim 2005, cuma. 0040
  hep barlarda çalan; jet, f. ferdinand, jayjay, muse vs. şarkılar başka yerlerde çalmasın. hatta, artık o çalınan yerlerde de çalınmasın. rica ediyorum.
  yatıyorum.

27 ekim 2005, perşembe. 2131
  ekimin yirmi yedisine de ulaşmış olduk. bu gece sumut caz biraz yavaş. ben de solfulsumutcaz'a geçtim. tarzı aynı. bu tarza; günlük yazarken rahat düşünebilme, günü hatırlamaya yardımcı müzik tarzı da diyebilirim.
  rejim yapıyorum uzun süredir. rejim demeyelim de artık daha dikkatli yiyorum diyelim. her gün iki dürüm, bir dubleks seçim acılı domatessiz bol soğanlı whopper, karadeniz pidesi, sofram pide, börek center böreği yemiyorum artık porsiyonlarca. daha dikkat ediyorum yediklerime. az yiyorum. karbonhidratı da azalttım. salata yiyorum. bol bol sebze... bu sabah da her şey böyle başladı. bir dilim kepek ekmeği, biraz peynir ve yağsız zeytin yedikten sonra okula gittim. kahvaltımın ardından üç dört saat geçince, öğle yemeği yedim okulda. ekmeksiz, biraz çorba, biraz taze fasulye biraz da köfte patates. baklavayı tabldotuma almadım bile. öğlen yemeğimin altı saat kadar ardından da, erol'un annesinin davetlisi olarak iftar yemeğine gittik istanbul kebapçısında, bakırköy'de. çorbamı içtim. ardından da bir tepsi yemek yedim. evet. yedim. bir tepsi. kolum kadar patlıcanlı kebap geldi ve ben de yedim. tepside getirdiler kebabı. ortada patlıcan ve etler şişten yeni çıkarılmış duruyor, sağında biber maydanoz, solunda soğan ve közlenmiş domates. o kadar zevkli yedim ki, çatal bıçak ile hatari hanzo'nun kılıç sanatını yakalamış olabilirim, hatırlamıyorum. hatırlamıyorum çünkü bir oruçlu kadar zevkle yedim o güzelim, önüme sunulmuş patlıcanlı kebabı. sonu; çok geldi. hiç bırakmadım ama gerçekten çoktu. yedim. arada bozuyorum rejimimi. evet. bu arada; yedi kilo verdim.
  yemekten devam edeyim. mudurnu dönercileri var. mudurnu tavuk ile her şeyi yapıyorlar ama bugün gördüğüm büfe tarzı yerde iyice abartmışlardı. mönü şöyle idi: tavuk suyu çorba, pilav üstü tavuk, tavuk döner. oldu olacak tavuk göğsü de verselermiş tatlı olarak. hangi insan bir mönü içinde çeşitliliği, çeşitsizlik içinden seçmeyi diler ki?
  yemekten devam etmeye devam ediyorum. doğruluğundan emin olmadığım bu cümleden sonra aklım cadde üstü, büyük kasaplara takıldı. şişli'de var bir tane. coşkun. sucukçu olarak bilebilirsiniz belki; coşkun sucukları. kasap tarzı, eskiden mc donalds gibi bir yer olan kocaman bir dükkan kiralamışlar. gerçekten çok büyük. yani, herhalde kullandıkları alan dörtte biridir. ve fakat, parasını çıkartabiliyorlar ki, devam ediyorlar bu işe. merak ettiğim, mahalle kasapları da mı tarih olacak artık? ciğercileri göremez olduk, onları da görmeyelim. her şey marketleşsin. gün gelsin, marketten araba alalım. ben de, soyumun devamına eski günleri, büyüklerimin bana anlattıkları gibi ne kadar değişikti, güzeldi fiilleri ile donatarak anlatırım.
  kinyas ve kayra'yı bitirmeden gündüz vassaf'ın cennetin dibi kitabına başladım. kinyas ve kayra'yı sanki bitirmemek istiyor gibiyim. devam etse, seri olsa, dizi olsa da benden ayrılmasa. güzeldi. son elli sayfasını da okuyayım. bitsin. gündüz vassaf gördüğüm en iyi gözlem yapabilen ve gözlemlerini güzel benzetmelerle açıklayabilen yazarlardan biri. tavsiye ettim. istersen.
  itiraf.com'da okuduğum ve genel bir gösteriş unsurunu ailem de yapıyor. oruç tutmuyorlar. genelde de tuttuklarına pek rastlamadım. annem, benim midem rahatsız diyor. babam ise hiçbir şey demeden tutmuyor. pek hoşlanmıyorlar çeşitli ibadet yöntemlerinden. sorsanız, müslümanlar. beşiktaşlı olmam gibi. göstermelik. bu göstermelik de, ilk başta bahsettiğim gösteriş kelimesine doğru okuyan olarak seni yönlendiriyor ve ben; annemler ramazanda, iftar saatinde yemek yer deyip, bu paragrafı bitiriyorum.
  büyük harf kullanmadığım için, frontpage özel isimlerin de altını çiziyor. sağ ol, frontpage kardeş ama o hatalarımı bilerek yapıyorum.
  uzun süre internetten konuştuğum bir arkadaşım ölse, dünyadaki varlığının son bulduğundan haberim olmaz. ne biçim bir iletişimdir, iletişim midir sen karar ver.

26 ekim 2005, çarşamba. 2353
  gün bitmeden yazayım hemen.
  leenane'in güzellik kraliçesi'ni izledik bugün. güzeldi. kötü tiyatro olmaz. görmediğim için varlığından habersiz genelleme yapmam kolay ve haklı oldu, oldum. ne anlamsız bir cümle. peh. aziz nesin sahnesi çok rahatsız. sahne değil rahatsız olan, koltukları. gerçekten o kadar rahatsız ki; bel, boyun, ayak, bacak, kol eklemleriniz ağrıyabiliyor. çünkü oturulacak yerlerinin, oturaklarının, arkaları çok kısa. yani bel üstünüze kadar. buna, kol koyma yerlerinin olmaması ve sınırlı ayak uzatma bölgesi de eklenince bir kabus oluyor, insanın rahatını düşünen ergonomi bilimi.
  aşk yapmak. herhalde ingilizce'den geçmiş türkçe'ye; meyk lav. değinmek istediğim sözün nereden geldiği değil aslında. aşkı yapabilmek. açıklayamayacağım şimdi. sen hayal et gerisini.
0001
  converse en çok ince bilekli kızlara, bağcıkları tam bağlandığında ve uyumlu bir ince, uzun çorap ile yakışıyor.

25 ekim 2005, salı. 2329
  bilgisayarım iyice yavaşladı son günlerde. dün bulaşan bir virüs yüzünden yüklediğim antivirüs programı da buna bir etken tabii.
  varlığımı sorgularken bazen, içine düştüğüm derin bir duygusal ve düşünsel bir çukur oluyor. düştüğümü, düştükten birkaç saniye sonra, çıktıktan da sonra anlayabiliyorum. tarif etmeye, betimlemeye çalışmam için tekrar düşmem gerekiyor. bir beyin kaçağı diyelim. bir sızıntı. algılaması zor, kaygan ve tam oturmayan kelimeler ile ifade ediyorum. bir gün betimleyebileceğim, umarım.
  ben. diyelim ki sisteme karşıyım. çark olmamak için her şeyi deniyorum. isyan ediyorum. uyumsuzluk gösteriyorum. düzenle zıtlaşıyorum. fakat aslında içinden çıkmak istediğim kapalı bir kutu. kaçış yolu yok.. içinde bulunduğun şeyi inkar edemezsin. ettiğini varsayman bile sistemin içinde gerçekleştiğine göre, inkar ettiğin bir döngü oluyor.
  aşkın, beni kollarına alamayacağı kadar soyut olduğunu düşündüm. hiçbir zaman içine düşemeyeceğim kadar çok düşünmem, aşkı benden uzaklaştırıyor. öpüşürken hissedilen duyguları hissetmek yerine, yukarıdan kendine bakınca ne gördüğünü izleyip yargılama arasındaki fark. duyguları yaratanların, duyguların sahipleri olduğunu bu sahiplere bir şekilde açıklamak gerekiyor. böylece, delice aşık olmak da ruhun bedenle aynı kararı verip öncelikle atamalarında değişiklik yapması anlamına geliyor.
  bugün biraz zor şeyler yazdım. anlatabilmiş olmayı umuyorum.
1219
  ramazan ile birlikte, anadoludan istanbul'a dilenci akıyormuş. otobüslerle dilenmeye geliyorlarmış. ben haberlerin yalancısıyım. zaten paylaşmak istediğim konu da bu değil, bu: bu dilenciler çok komik. zabıta gelince bir kadın cuma namazı kılmaya başladı. yanlış bilmiyorsam kadınlar cuma namazı kılmıyor. yine bir kadın dilenci, zabıtaları görünce: "hatim indiriyorum, oğlum" diyor. zıpır mısınız, dilenciler?
0029
  total overdose oynuyorum. zevkli, max payne'in daha güzeli diyelim. karakter de çok karizmatik ve komik. hareketler de güzel. oyun da iyi düzenlenmiş. kurgusu da, müzikleri ve seslendirmeleri de benden geçer not aldı.
  saçlarımı kestirdiğimi bilmeyenler öğrensin. böyle daha çok seviyorum artık saçlarımı. grease'teki john travolta'nın abartısız saç haline benziyor.

24 ekim 2005, pazartesi. 2112
  tüm gün oturdum, yine de yoruldum. evden çıkmayınca bile insan nasıl yorulur ki.
1541
  yaşlanıyorum. evet. saçım iyice dökülüyor. önler seyreldi bile. kel olmak da ayrı bir güzel ama benim gibi kocaman kafalı ve anten kulaklı iseniz o da bir seçenek olarak kalmaz önünüzde herhalde.
  playstation'ım var ama oyun oynayası olmuyor insanın. (oynayasım yazacaktım, frontpage öyle bir kelime yok dedi. demek ki yanlış kullanıyormuşum. güveniyorum frontpage'e.) tek başıma bazen oynuyorum. bölüm ilerleyemeyince hemen sıkılıp bırakıyorum. iki kişi yarışmak daha zevkli oluyor. birileri gelse de yarış yapsak. bir de artık dvd izleyebiliyorum, bu playstation çok güzel bir şey. ufacık tefecik, içi dolu turşucuk. nedir? -turşu kavanozu.
  şu iddaa'yı bir türlü tutturamadım. en az kırk milyonum gitmiştir iddaa'ya. hiç kazanabilmiş değilim. gerçi kırk milyon ama üç dört yıldır oynadığımı düşünürsek, pek bir para sayılmaz. bu düşünce sistemi ile bakıldığında, pahalı bir ceket, ayakkabı, bot, pantolon almak da mantığa bürünüyor. örneğin iki yüz milyona bir pantolon alıp üç yıl giyerseniz, normal görünüyor.
  aba altından sopa göstermek. ne güzel bir deyimdir. cumhurbaşkanı, yirmi dokuz ekim resepsiyonuna tüm rektörleri davet etmiş. benim de aklıma bu deyim geldi. van yüzüncü yıl üniversitesi'nin rektörüne yapılanlar komplo deniliyor. sanırım ben de öyle düşünüyorum.
  türkiye ekonomisinin kantitatif analizi dersinde, hoca bir iki yıl içinde kriz beklediğini söyledi. haklı sebepler de gösterdi. gerçi ne kadar iyi anlatsa da onun kadar iyi anlayamadım olayı ama
0224
  nasıl oluyor da bazı müzikler insanın hali hazırda içinde olan duyguları bir anda tetikleyip dışarı çıkartabiliyor? kapı kilidi gibi; üç yıl önceki anının odasına birkaç nota art arda gelip anahtar oluyor ve işte, içerdesiniz.

23 ekim 2005, pazar. 2208
  ehliyet sınavına girdim. yüzde doksan beşi erkekti sınava girenlerin, korkunç bir manzaraydı sınava girmeden önce bahçede biriken pipililer. sınava girenler ise ayrı bir gözlem: bir tane annem yaşında kadın, içinden okumayı bilmiyor herhalde fısır fısır tüm sınav boyu arkamdaydı. önümde yaşlı amca, ağır ağır çözüyor. en arkada bir çocuk, tek dersten girecek diye kırk beş dakika vermişler, sonra çocuk ancak bir saatte teslim etti. tutanak tuttular sanırım. devlet ile ilgili bir işim daha böyle geçip gitti diyelim.
  winamp radyo dinliyorum. sumut caz (smooth jazz). yayınlayan istasyonun ismi bu. bir de guruvi salat (groovy salad) var, o da güzel.

21 ekim 2005, cuma. 1003
  rüyamda bir arkadaşım ve al pacino tarzı bir elebaşı ile çok zengin birinin evine giriyorduk. dağıtmaya. aslında tam olay şöyle: biz o arkadaşımla, bu al pacino'yu yakalamak için güvenini kazanmaya çalışıyoruz. büyük işler çevireceğiz ama küçük işlerde de cesaretli olduğumuzu kanıtlamalıyız. tam evi dağıtıyoruz, cam kenarında al bize, evin üç yerine bizi bulmalarını sağlayacak ipucu bırakalım diyor. erkek işte! bulunmaktan bile korkmuyor. tam o sırada, bir sürü polis geliyor bina çevresine. kapıya dayanıyorlar ama kapı güçlü, açılmıyor. camdan dışarıda yüz iki yüz adam olduğu görülebiliyor. sonra da uyandım. dikkatimi çeken bazı şeyler vardı; bir sırt çantasına ihtiyacım var, evde güzel sırt çantası bakıyordum kendime. bu neye işaret acaba? bir de, lego araba gördüm. zengin herifin çocuğunun olsa gerek. merak ettiğim şu; ne hakim olunamaz beyindir bu rüya sırasında çalışan ki bana lego gösteriyor...

18 ekim 2005, salı. 2328
  aşk din. aşk dindir. dine benzer. inanma isteğini tatmin etmek için isimlendirilmiş aslında olmayan bir şeydir. herkes var olduğuna inanır ama kimse ulaşamaz. ulaşabilenler mi. hadi canım oradan! kandırmayın kendiniz. aşk yoktur, farkında değil misiniz. duygularınızı başkalarının üzerinde gerçekleştirdiğiniz oyunlarla tatmin eden sizler, o başkası zamirini istediğiniz zaman değiştirip yine aynı amaçlara alet edebilirsiniz.
  yıllardır cep telefonumda sakladığım mesajları yazayım şuraya; değerleri yok, yanlış anlamayın. en son güzel sözleri orta son gibi biriktirirdim cep telefonumda, sonra da sildim.
  kaçıncı sınıfta olduğumu hatırlamıyorum ama yılbaşı hediyesi almıştım arkadaşıma, hani şu çekiliş durumları. ardından bir türlü vedalaşamadım hediyem ile. veremedim onu ona. benim oldu batman oyuncağım.
  görüyorum; nokia bilmem kaç çift sıfır kullanıyorlar. en yeni, en pahalı model. sonra bir duyuyorsunuz; "kontörüm yok, beni arar mısın" ya da bir bakıyorsunuz kart değiştiriyor. diğer hat daha ucuz diye ondan konuşuyor. bu, kirada oturup, mercedes sürmek gibi bir şey.
  kendi mimiklerinizi fark ettiniz mi hiç? birkaç defa rastladım kendi mimiklerime. olmuyor, deneyince doğal görünmüyor. rastlamak, göz ucu ile görmek gerekiyor. fark etmek.
  aynı frekanstan rüya görsek bir sürü kişi. herkes gerçek olsa, bir çoklu kullanıcılı rüya ortamı oluşsa. eskiden bahçıvan diye bir film vardı. ta terminatör'ün yayınlandığı yıllarda yayınlanmıştı birkaç defa. belki hala arada sırada yayınlanıyordur. insanlar sayısal ortamda yaşayabiliyorlardı. matrix'in daha öncesi. a, evet. matrix'i buradan kopyalamış olabilirler. hatırlıyorum..
  ortama göre din de aslında bir kendini gerçekleme, ego tatmini. bağlanma tarafından bahsetmiyorum bu sefer. bahsettiğim, din ile hava atmak. "ben coldplay dinliyorum, ya sen" gibi "şu cübbeyi giyeyim, üzerine de şu takke; artık herkesten daha dinci oldum" da aynı şey.
  tiyatrodan çok etkilendiğimi yazmış mıydım? duygusal dalgalar ile sarsılıyorum tiyatroda. derin darbeler. aşırı oynanan o rollere kaptırıyorum kendimi ve içine düştüğüm empati ile vücudum tepki veriyor. bundan sonra her salı tiyatro günüm. aralarda da isteyen olursa başka oyunlara, başka matinelerde gidebilirim.
0016
  çok aşık olanlar, kendini aşık hissedenlere karşı kin besliyorum. belki aşık olamamam, aşkın tadına varamamamdan bu. çekemiyorum. yapay, bayağı geliyor bana. nasıl olur da diyorum, bir kişi bu kadar çok insanın gözü önünde olur. sıkılmaz mı insan? düşmez mi bir süre sonra içindeki güneş denize? -bırakın, canım. olmaz öyle şey.

yirmi üç eylül, cuma. 1154

  zor değil. tutan bir şarkı yapmak gerçekten zor değil. biraz ebru gündeş ağzı, biraz serdar ortaç tavrı ile seslendirilecek ve içinde şımarık bir kızın dilinden yazılmış sözler olacak. klipte de o şımarık kıza yavşayan erkekler. bu kadar basit.
  nane limon içmeyi çok seviyorum ama bir türlü annem gibi kıvam tutturamıyorum. ben yapınca ya çok limonlu oluyor ya da limon tadı pek gelmiyor. annem nasıl yapıyorsa; tam nane limonu elde etmiş oluyor. bir sırrı olmalı elbet. bir ara da nane limona kekik katmayı düşünüyorum. acı yapar sanırım tadını ama deneyeceğim.
  yoğurtçu iş hanı, hani şu joker'in de bulunduğu hanın karşısında bir dürümcü açılmış. yeni açıldı, deneyelim diye oraya gittik; bir hürmet, bir ilgi. çok memnun kaldık. güzel bir çorbası vardı ve adam çorbadan para bile almadı. çorba, ayran ve adana bir de ortaya salata için üç buçuk milyon ödedik kişi başı. dört kişiydik. adanası da fena değildi. tavsiye ederim.

on dokuz eylül, pazartesi. 1122
  şunu buldum, siz de bakın.
  sigara içen insanlar ikinci sınıftır. evet. kokuyorlar. pis kokuyorlar. ayrıca pis bir şey zaten.

altı haziran, pazartesi. 2051
  insanlar çiğ. anlıyor musun beni? çiğler; çiğim. çıkarları yönünde ilerlemeye çalışıyorlar. yapmasınlar mı? -yapsınlar canım, ne isterlerse yapsınlar. yapmasalar olmaz zaten. düzen; adı konmasa da hiyerarşik. sistem. sitemin, işleyen pistonları bir girip bir çıkıyor.
  sarı kol bantları. bilmiyorum onların isimlerini henüz. gittikçe yayılıyor; herkeste bir yardım yapma isteği. tabii canım, o kadar da öküz değilseniz yardım yapmışsınızdır sizde. kiminizin kolunda iyi yaşa yazar, kiminizin kolunda da livestrong. esaslı iştir yardım; insanlık sorunları kanser, fakirlik hep size batmıştı ve şimdi yardım etme şansı buldunuz. harika! adınıza o kadar sevindim ki, size bir de madalya asmak istiyorum. daha çok belli olsun yardım yaptığınız. hatta; en güzeli size bir pankart yaptıralım. evet, evet. her yardım eden elinde BAKIN BEN YARDIM ETTİM, diye bir pankart ile gezsin ki biz anlayalım kimin yardım edip etmediğini... bırakın doğa aşkına, bırakın. ne yapmaya çalıştığınızı fark edin ya da neden yapmaya çalıştığınızı.
 

otuz mayıs, pazartesi. 2023
  yemek yerken değişik ve bana uygun tatlar yakaladığım zaman büyük haz alıyorum.
  bugün aylaklık yapıp televizyon izleyeyim dedim, ibrahim tatlıses'in filmi vardı. mehmet ali erbil'in toy zamanları da aynı filmdeydi.
00:31
  artık böyle devam edeceğim. haberin olsun.
  bin dokuz yüz seksen dört'ü izledikten sonra, kitaptaki tüm hayallerim suya gömüldü. kitabı okuyalı üç dört yıl olsa da yine de ufak hayal kırıntılarım vardı, artık film sayesinde üzerine hepsi asfalt dökülmüş mıcır gibi kaldılar.
  devam edeceğim sevdiğim lafları koymaya. eskiden yapardık, en eski sitede. geçen gün baktım, hala duruyorlar ve hala o sözcükleri yazmayı, telaffuz etmeyi çok seviyorum. aklımda bir şey var; bakalım.

26 mayıs, perşembe. 2303
i: eskiden yazdığım bir yazıyı yapıştırayım. yarım kalmış ama olsun. şöyle bir şey:
otobüs teyzeleri
tip a;
tek başlarına gezerler. öğlen gibi yola çıkarlar. durakta otobüsün geleceği tarafa yakın, önlerde dururlar. otobüsü ilk görmek isterler. otobüs geldiğinde, durağı ortalamak isteyeceğinden, önceki duruşları arka kapıya denk kaldığı için, öne ilerlerler. öne ilerlerken onu bunu ittirip, sarsmadan geçmezler. önce binmelidirler. otobüse bindiklerinde iki şansları vardır;
--birincisi buldukları yerlere otururlar. gidecekleri yer uzunsa, mutlaka telefonları çalar. telefonu bir elleri ile tutar, diğer elleri ile tuşlarına basarlar. uzun uzun çaldıktan sonra (bu arada muhtemelen gözlüklerini takıp, kimin aradığına bakarlar) açılan telefona; "evet, geliyorum", "`otobüsteyim`" gibi cevaplar verirler. geldikleri yere yaklaştıklarını, etrafa büyük boyun hareketleri ile kafa çevirip baktıklarında anlarsınız. gidecekleri yere yakınlaştıklarında, aynı hareketi koruyarak kapıya yönelir ve basarlar. basmadan önce son bir defa düşünürler.
--ikincisi ise hepimizin bildiği gibi, sözünü ettiğimiz teyzelerin ayakta kalma durumudur.
i: yarın iktisat vizem var. tüh. yine çalışmadım.

25 mayıs, çarşamba. 1402
i: eva mendes
'ten bahsetmeden geçmek istemedim.
i: himen'in filmi ne zaman yapılacak acaba? iskeletor nasıl olacak acaba? bir de yeni batman yapmışlar. o nasıl acaba? ayrıca, hala izlemedim star wars'u.
güç benimle olsun.

24 mayıs, salı. 2242
i: farkında değiliz, farkında değilsiniz. aslında yol belli, sadece iz bırakıyoruz. ...bir sürü insan görüyorum otobüste, hepsi bir yere gidiyorlar. genelde evlerine. neden? çünkü dinlenecekler. yarına hazır olmak için dinlenecekler. sonra? yorulacak ve yine dinlenecekler. çizilmiş bir çizgide sadece farklı aralıklarla nokta koyuyorlar ya da koymuyorlar. aslına bakılırsa, çoğunun nokta dahi koyduğunu sanmıyorum. ne bırakabiliyoruz bu dünyaya? güldüm. neden bir şey bırakalım ki? düşüncelerimi toparlamakta güçlük çekiyorum derin boşlukların olduğu yerde hepsini oralardan geçirmek çok zor. bak, fark et.
0135
i: daha çok küçük bölgelerde rastlıyorum tekil kullanıma; iyi yolculuklar yerine iyi yolculuk, iyi günler yerine iyi gün gibi. nedeni ne olabilir?
i: soul stuff yani benim türkçe'ye çevirim ile ruh muh'u izledim bursa'da, çok beğendim. aferim gençlere.

18 mayıs, çarşamba. 1359
i: anastasya'nın sik ent tayırt adlı şarkısındaki "i'm sick tired of being sick and tired" sözü, ozzy osbourne'un i just want you'sundan çalınmıştır. bunu burada açıklıyorum.

17 mayıs, salı. 2059
i: tüm gün evde olmayı ve tüm gün film izlemeyi, ayrı ayrı özlemişim.
i: erin brokovich'teki julia roberts olmuş. her zaman olmuyor ama bu filmde olmuş.
1333
i: teoman ne anlar soğuk kahvelerde yatmaktan.
i: artık neredeyse her film garip bir son ile bitirilmek isteniyor. düşündüm; bitse mi iyi, bitmese mi?

13 mayıs, cuma. 0019
i: tiyatroda kendime göre beğenme oranım var. bu orana göre ayağa kalkıp kalkmayacağıma karar veriyorum.

12 mayıs, perşembe. 2249
i: hayatta da tümüne hayır butonu olsa. olabilir.
i: hakan günday'ı okuduktan sonra, bukowski ile de pekiştiriyorum hayat savurganlığımı.
i: içkiliyken, dalıp derinlere iniyorum. kimse fark etmiyor ama ilkan dediklerinde geri dönmem birkaç saniyemi alıyor. incelenecek, söylenmesi gereken o kadar söz var ki. gözlemler yetersiz. sebeplere göre oynanan roller.

8 mayıs, pazar. 1417
i: uzun zamandır tüm gün evde geçirmediğim için bugünden zevk alacağımı düşünüyorum.
i: bana internette alan sunan arkadaş, sunduğu alana son verdiği için biraz para harcayıp alan almam gerekecek. belki de almam, belli mi olur.

1 mayıs, pazar. 1615
i: cicili bicili.

28 nisan, perşembe. 0010
i: hiç gücenme, kaşar kız ama bazı huyların var gözlemlediğim... yok, yanlış bir giriş mi yaptım acaba? birine yöneltmiyorum, kafa karıştırmasın.

24 nisan, pazar. 2244
i: bazen sebepler sadece rol yapmaya dayanır ve düşünülmeden, aslında düşünüldüğünü varsayıldığından bilinçsiz hareket edilir. duruma göre çeşitli kararlar verirsiniz; fakat aslında siz sadece karar verirsiniz. değişkenleri göz önünde bulundurarak, sorunu çözmeye kitlenmiş beynin cevabıdır karar. aslında değişik bir harekette bulunmayı bildiğiniz halde uygulamazsınız, farkında değilsiniz.
i: çok çabuk tüketiyoruz. eminönü'ndeki balıkçıları çok severdim, gittiler. alıştım. ömür'de ayran içmedim, gitti. unuttum bile. taksim'deki gümüşçü dolu sokağı temizlediler, kimse kalmadı. alıştım. tükettim. yeni haline verdim kendimi. düşündüm de; taksim'i taksim yapan meydandaki börgır kink bir turşucu, parfümeri, kebapçı, eczane, okul olsa yine alışırım. neden? çünkü ben hızlı tüketiyorum.
i: ya her uyandığımızda rüyaya dalıyorsak?

19 nisan, salı. 2208
i: ...gel gör ki anlayamadığın şeyi anlatamazsın.
i:
1011
i: bazı dayanışma örnekleri içimi kıpır kıpır ediyor. bir kitapta okumuştum -kitabı söylemeyeyim ki, önyargı yapmasın- siyasal aynı görüşteki insanların birbirlerine ne kadar çabuk ve sorgusuz sualsiz ısındıkları. aynı yolda ilerlediklerini bildikleri için heyecanlanmaları. aynı hissi, nisan devrimi adlı filmde de yaşamıştım. daha güncel bir örnek verirsem bu hisse dair; yolda radar olduğunu gören sürücü, karşıdan gelen sürücünün yavaşlaması için ona selektör yapar ki, radara yakalanmadan yavaşlasın. bu da bir dayanışmadır. adı konmasa da, aynı düşmana karşı, aynı saflarda yapılan bir savaştır..
i: bugün tegv'in yürüyüşüne gideceğim. üzerimde beyaz tegv penyesi ile, istiklal'de yürüyeceğim. hehe.
i: şöyle bir his daha betimlemek istiyorum, elimden geldikçe; kredi kartı limitiniz değil de kendinize koyduğunuz en fazla şu kadar harcayabilirim sınırını aştığınız anda, her şey sanki olağanmış gibi harcamaya devam ediyorsunuz. bunun nedeni de sanırım, aşacak kadar harcama yaptıysanız, zaten bir batağa batmışsınızdır ve kurtuluş çabanızı denizdeki yılan olarak yine kredi kartında ararsınız.
i: okuduğum kitabın da etkisiyle; bostancıda, sahile bakan, ufak bir teras katım olsun istedim. şöyle sere serpe uzanayım, güneş değsin tenime. arkadaşlarım gelsin, gitsin. fazla kıpırdamayayım. müzik beslesin ruhumu, vesaire..
i: yaratıcılığım mı azaldı yoksa içime gömüldü de ben mi çıkaramıyorum?

18 nisan, pazartesi. 1132
i: gün aydı.
i: zeytinyağı yemeyi seviyorum. kahvaltıda, sade. içine veya üzerine biraz baharat, özellikle kekik ile.
i: pek zevk almıyorum artık yemek yemekten. rutin bir işlem gibi doyuruyorum kendimi. of, ne güzel şöyle olsa yerdim diyemiyorum artık. diyorum ama, fıs. yok bir olayı öyle dememin.
i: param kalmadı. ayın daha üçte ikisi dolmadan param bitti. şu anda sıfırım.

5 nisan, salı. 2212
i: n'aber? iyice savsakladım, görüyorsun di' mi?
i: kitab-ül hiyel, engereğin gözünde kamaşma ve puslu kıtalar atlası'nı art arda okuyunca eski galata'da, eminönü'nde, sarayburnu'nda yaşar oldum. topkapısı'nı bilir oldum. puslu kıtalar atlasını bugün bitirdim. neyse, bir şey yazıyordum, sildim. belki burayı okuduktan sonra okuyacak olan biri olur, ufak da olsa önyargı yaratmak istemem, fakat yine de şimdiye kadar okuduğum kitaplar arasında iyi bir yeri var.
i: bazen insanın kimseyi çekesi olmaz ya (tabii ilkan, ne güzel cümleler kuruyorsun sen öyle...) şöyle demek istedim; bazen kimseyi görmek istemezsin, hiç kimse ile konuşmak istemezsin, sadece yalnız kalmak istersin, hatta yalnızlığın bile seni sıkar. o zamandayım şimdi. sürekli bir şeyler gözüme batıyor, ruhum götüme kaçtı.
i: yol artık iyice batmaya başladı. en az bir saat sürüyor taksim'den buraya gelmek. çok uyuz oluyorum artık.
i: güzel hayaller kurup, aslında elinde bir sürü farklı olanak olmasını istemek harika bir zaman kaybı olduğu gibi de insanı gittikçe yolundan alıkoyan bir beyinsel yanma. çık işin içinden çıkabiliyorsan.
i: bugün ölüme karşı ne kadar soğuk olduğum düşündüm. gelmesi, ya da daha acıtıcı olan yaklaşması bile beni fazla etkileyemez diye düşündüm. etkiler, çok ağlarım ama çabuk da atlatırım gibi, en azından şimdilik öyle düşünüyorum. n'aber, ölüm? nerelerdesin bakalım?

16 mart, çarşamba. 1127
i: ne güzel di' mi, artık hiç yazmaz oldum.
i: bayağı çok güvener'de kalıyorum bugünlerde. ondan da yazmıyor olabilirim aslında ama güzel günler geçiriyoruz vesselam.
i: bir defa sabah dokuzda olan derse beşiktaş'tan gittim, çok ilginç değildi aslında. sadece okuldan kalkan otobüse bindim ama biraz erken gittim ki oturabileyim, sağ olsun mertcan.
i: bugün de c dersi var sadece. ona gideceğim. saat birde. on iki gibi çıksam rahat yetişirim. genelde tam bir saat kala çıkamıyorum. örnek veriyorum; dün on birde olan dersime saat on bir otuz beşte girdim. hoca da ders on birde başlıyor diye azarladı ama beni değil. benden sonra gelen bir kızı. biraz sinsi davranıp arkalarda kayboldum hemen.
i: sürekli aptal filmler indirmek zorunda kalıyorum. adsl boş durmasın diye, şu atv ya da show tv'de yayınlanan tipten filmler indiriyorum. ancak onların divxi var ortalıkta. aptal aptal komediler mi istersin, pek sıradan dramalar mı istersin. neyse, onların da kendine göre bir güzelliği var diyorum ve nadide arşivime ekliyorum. herhalde iki yüz kadar film oldu. yani olması gerekiyor, bir sürü cd var, sürekli artan bir arşive sahibim. harika. yıllar sonra baktığımda, tabii cdler bozulmamışsa eğer, o filmleri tekrar izleme olanağına sahip olacağım.
i:

4 mart, pazar. 1339
i: şöyle bir genelleme ile çıksam karşına; insan kendine dahi tam dürüst olamaz. tamam, tam deyince genelleme ile doğruluğa ulaşıyor ama düşünsene, bazen o kadar çok çatallı düşünmek gerekir ki; kendi isteğinin yanında, başkalarına da yol vermek gerekir.
i: eğer bugünden başka bir gün şu yukarıda yazdığımı anlayabilirsem, öperim kendimi.
i: bir sürü film arıyorum ve bulamıyorum. bir haftadır hep piyasa filmleri indiriyorum; beş para etmez komediler indiriyorum. başka bulamadığım ve internetin boş kalmaması için. sürekli veri gelsin diye.

3 mart, perşembe. 1120
i: sabahın köründe ingilizce dersi olunca hiç gitmek istemiyorum haliyle. saat birde fizik lisanstan aldığımız c'ye gireceğim. güzel olacak umarım.
i: her türlü meyve suyuna, ki bunlara portakal suyunun da dahil olduğunu vurgulayarak geçiyorum, limon sıkın. daha güzel oluyor tatları. hatta, vişne suyuna portakal suyu ekleyin. mis mis.
i: kağıttan bardak yapmayı, onu yanımda taşımayı düşünüyorum. okulda çay da pahalı geliyor, kahve de. hatta kahve çok pahalı. yedi yüz elli bin lira. okulda kahve en fazla beş yüz bin lira olmalı. çay ise iki yüz elliden fazla olmamalı, bence.
i: bir sürü film indiriyorum. eve iki günde bir geliyorum ortalama ve ben yokken üç film aynı anda inmeye devam ediyorlar. en az biri gelmiş oluyor. onu izleyip, yazıyorum cdye. böylece yeni film indirmeye yerim oluyor sabitdiskimde.
i: nivea deodorant kullanıyorum. iki çeşidi var. birisi kuru, pudralı. diğeri ise daha bir serin kokan modeli. pudralı olan kötü ama daha iyi koruyor diye düşünüyorum. bilmem ki.

2 mart, çarşamba. 2153
i: bazen iki mart çarşamba yazarken, iki martın çarşamba değil, perşembeye denk gelebilme durumları oluyor, onu da alıklığıma verin.
i: kır'a gittim. oda tiyatrosunda. çok sevdim, çok içtenler. on üzerinden yedi verdim; bir anarşist'in kaza sonucu ölümüne sekiz verdim; kamyon'a, dört veya beş verdim, yaprak dökümüne de yedi verdim. bir de sersemler evi, o da özgünlükten on bile alabilir ama yine de on vermeyeceğim için, sekiz diyelim. mis mis.
i: flört halindeki gençler, ilk flört günlerinde çok belli ediyorlar bunu. yakınlaşan ama dokunamayan eller, gülen suratla mahcuplaşan bir ifade, kızların alımlı boyun bükmeleri eh eh. pek şeker efendim, tadından yenmez.
i: kulaklarım müziğe aç sanki, bugünlerde çok yüksek sesli dinlemek istiyor canım, bir de şu creative'in 4+1'inden istiyorum, mis.
i: php hala askında, püf.

27 şubat, pazar. 1127
i: şimdi hatırladım; rüyamda amerika'daydım. bir tatlıcıya gidiyordum, hani bizim inci profiterol ya da bolu'lu hasan usta gibi bir yer. o kadar çok çeşit vardı ki şaşırıyordum. etrafta herkes devamlı bir şekilde gülerek, eğlenerek tatlı tüketiyordu. garsonlar sürekli yeni tatlılar ile ortalıkta dolaşıyordu. ben de tatlıcılık da bir sektör olduğuna göre, bu amerika'nın obez olması çok normal diye düşünüyordum. ayrıca; inanmazsınız ki, tatlı yemeden çıktım oradan.
1017
i: hehe, tam zamanında yazmayı kesmişim. o günden beri pek doluyum (!) da...
i: bir sürü ders aldım; mesleki ingilizce, iktisat, veri analizi, veri tabanları, c ve bir de cumartesi sabahları bilim felsefesi dersi. altı tane. hiç istatistikte okuyormuş gibi değilim görüldüğü gibi.
i: dört şubat'taki yazımda bahsettiğim arka sayfayı yine izledim. hehe. kültür şoku. adamlar sürekli filmlerden, kitaplardan, politikadan bahsediyor. sevdim de; arada içine ediyorlar tabii.
i: sağ ve sol kolumu, kısaca kollarımı aşağıya saldığımda ki en kolay harekettir sanırım kaslarım için, kolum ağrıyor. ikisi de ama sağ daha fazla. pazı kaslarım ağrıyor. çekme var diyorum ben kendi kendime. çünkü aşağıya salınca sanki kısalmış gibi davranıyor ve aşağıdan çekildiğini düşündüğü için geriliyor. nasıl da anlattım ama.
i: arşive yazabildiğim yüz yirmi tane divxim var ama resmi rakam yüz kırk kadar. her geçen gün de artıyor. bu arada dündü sanırım; the forgotten'ı izledim. etkilendim. sadece ölen çocuğun ölmediğini düşündüğümüz bir film değildi yani.

14 şubat, pazartesi. 0406
i: dün yani on üçünde diğer on yedi bin çaylak gibi ben de yazar oldum. pek istemedim diğer on yedi binin de yazar olmasını. umarım aynı ruh korunur da bir güruh oluşmaz.
i: yalnızım bu on dört şubat, sen yalnız mısın ilkan? evet, ilkan. ben de.
i: okul başlıyor bugün. biraz sonra (!) okulda olacağım. ilk gün erken gitmek istiyorum ki zaten asosyallik derecesi yüksek olan okul hayatıma bir düzen getirebileyim.
i: içinde bir geçmiş yatıyor ama sen farkında değilsin. sarmışsın onu çepeçevre. belki de onsuz bir hiçsin. doğru ya, onsuz olmazdın zaten. aman. çerçeve işte. uzatamadım. aptal gibi hissettim.

9 şubat, çarşamba. 1411
i: biliyor musun, bayağıdır sabah ezanı okunmadan yatmıyorum, belki de yatamıyorum. haliyle erken de kalkamıyorum. fakat, ilginç olan her sabah, daha doğrusu öğlen, on ikiyi elli dokuz geçe veya bire bir kala uyanıyorum. dört gündür sektirmeden bu şekilde uyanıyorum. kaç gün daha devam edeceğim acaba? insanın vücut saati bu olsa gerek. biraz dakik benimkisi. eh eh.
i:

8 şubat, salı. 1455
i: durdur.
dondu görüyor musun her şey. aslında sen de dondun. içinde bulunduğumuz dört duvar da dondu. hiçbir şey hareket etmiyor. garsonlar ellerindekilerle kaldı. yandaki masa, sohbetin tam ortasında sustu. köz artık ısıtmıyor nargileyi. arkada yemek yiyen adam; bak, o da hareketsiz.
ben de hareketsizim. beni izleyen ben değilim. bunları izleyen ben değilim. belki başka bir boyuttayım. herkes durmuş.
baksana, yeşil gözlerin de donmuş. ifadeni anlayamıyorum; anlayacak kadar tanımıyorum.. seni değil, gözlerini.
vııızzt. jub.
i: yine ancak birde uyanabildim. şimdi biraz kitap okudum, biraz da yemek yedim. ekmekler küflenmiş. kepek ekmeği yemeyi sevdiğim için dolapta hep kepek ekmeği durur ama çoğu küflenmiş. küflerini atıp sandviç yaptım. son kalan meyve suyu ile yiyordum ki, meyve suyunun da bozuk olduğunu anladım. şans.
0002
i: geceleri de baileys keyfim var işte. gerçi her ne kadar arada bir yapsam da, bu onun özelliğini arttırıyor olsa gerek. özlemeden içmiyorum. çok çabuk tüketiyorum kahveyi. odama zeytin ezmesi kavanozunda aldığım kahveleri bir hafta geçmeden bitmiş görüyorum, aslında bu kadar içmemem gerek, istemiyorum bu kadar içmek ama canım isteyince içince de bu kadar çok oluyor. bir de böyle evde kaldığım uzun günlerde, tek dostum. eh eh. abarttım.
i: font küçük değildir umarım, sevdim. karakter aralarını büyülttüm. umarım seversin. ayrıca, yakında körler için de font büyütme-küçültme koyacağım. yakında.

7 şubat, pazartesi. 1702
i: şöyle bir şey buldum. firefox kullananlar biliyordur ama ben daha yeni gördüm, açıkçası arıyordum da... bir sürü eklenti var firefox için. kutlamak lazım, çok güzel şeyler yapmışız. iyice internet explorer'ı silip firefox'a geçmem farz oldu.
i: kahvemi koyu seviyorum ama genelde kıvamını tutturamıyorum ve çok acı yapıyorum. sonra, koyu oldu, biraz içeyim de su eklerim diyorum. tabii ki eklemiyorum. çünkü üşeniyorum. hem de çok. hazır kahve keyfi yapıyorken, neden kalkıp gideyim içeriye..

6 şubat, pazar. 2219
i: hastayken hani bir yutkunursunuz hop diye kulağınız açılır. o çok güzel bir duygu. birden içten gelerek, hızlı hapşırmak da çok zevkli. resmen bir ciğersel boşalma.
i: bütün gün uyudum sayılır. geçmedi bir türlü. olsun, yine de çok ağır değil. geçen yıl bayram günü olmuştu, elimi kaldıramaz duruma gelmiştim. çok garipti. sanki tüm gücümü yitirmiş gibiydim, hiç hissetmediyseniz, anlama ihtimaliniz az tabii.
i: bir şey daha öğrendim; nane-limonu çok kaynatırsanız acı olurmuş. 
1342
i: bu kadar uyumayalı yıl oldu herhalde. tam on iki saat uyudum. biraz karnım ağrıyor. annem nane-limon yaptı sağ olsun. geçti sayılır. seviyorum nane-limon içmeyi. neden öyle ağrıdı karnım bilmiyorum.
i: migreni ve şu kronik mide ağrılarını merak ettiğimi düşünmüştüm üç gün önce; son iki gündür öğrendim. dün de çok başım ağrımıştı. istemiyorum bir daha hiçbir acı, ağrı öğrenimi.

4 şubat, cuma. 2100
i: daha da ötesi yoktur herhalde... bir program vardı arka sayfa diye,
ntv'de. onda gördüm; bu "reality show"lar hakkındaydı bir bölümü. bizdeki
semra hanım'ın çok yer kaplamasından sonra yapmışlar. o kadar kötü bir
durumdaymış ki ortalık, inanamazsınız. öyle yarışmalar varmış ki, birkaç
örnek sıralayacağım zaten, insanın duyguları ile oynuyor, onları gerçekten
deniyorlarmış. örneğin, on dördü homoseksüel, on beş kişi arasından bir kız,
homoseksüel olmayanı seçip evlenirse ödülü kazanacak. bir diğeri, babasını
küçük yaştan bu yana görmemiş bir kız, sekiz potansiyel baba (!) adayı
arasında bir süre geçiriyor ve hangisinin gerçek baba olduğunu bilmeye
çalışıyor. insanlık dışı! bir tane de şu mtv'de yayınlanan, kızların
düzeltildiği (!) program gibi yapmışlar. kadını yeniden yaratmışlar.
hacı-hoca takımından olsam başımıza taş yağacak diyebilirdim, rahatlıkla.
i: "genleşme"nin somut kanıtı olarak, ilgilenenlere bir örnek vermek
istiyorum. bardak poşeti daldırdığım çayın demlenmesi için cd kutusu kapağı
koydum. sıcaktan ortası bombe oldu. ardından bombeli tarafı soğuk duvara
tuttum ve "ta taa". artık bombe yoktu.

3 şubat, perşembe. 1454
i: evden çıkamıyorum, aynı uyanamadığım gibi. odam çok sıcak, sıcak olduğu için dışarının soğukluğu beni kendinden uzaklaştırıyor. aynı şey uykuda da geçerli, bir türlü uyanamıyorum. oda çok sıcak, uyanıyorum. ardından, gelip yatağa yatıyorum, yattığım anda da uyuyorum. bu kadar olur.

2 şubat, çarşamba. 1628
i: evden çıkmadım, tasarımımı ve içeriği tamamlayıp siteyi açıyorum. ho ho.
i: boş kalan i:'leri artık silmeyeceğim, unuttuğumu hatırlatıyor bana.
0053
i: hani pastanelerde satılan, kenarları tırtıklı, kredi kartı kalınlığında, üzeri hafif yanık, dikdörtgen çubuk kraker türevi bir yiyecek var, adı ne acaba?
i:

29 ocak, cumartesi. 0220
i: hummm beybe, ay fiyıl nays dı muzik saundz beda vi' yu.
i: aptal gibiyim, kitlendim. tüm günüm bilgisayarda ya oyun ya da sohbet ile geçiyor. arada bir kitap okumamı saymazsam, boşa zaman harcıyorum. hayatımı harcıyorum. farkındayım, farkında mısın?
i: şimdi bir film izleyebilirim ama izlersem çok geç olacak. acaba izlesem mi... yarın da yapacak işim yok. evde olurum. belki çıkarım...

26 ocak, çarşamba. 2220
i: kuzuların sessizliği'nde, anthony hopkins'in bir clarice deyişi var ki, kulağa yapışıyor.
i: divxtürk diye bir program buldum. tüm arşivimi kaydettim. oynayanları, özetleri ile. çok güzel oldu.
i: dün sabah da böyle uyandım. bu gün de dilimde. me and mrs. jones, barry white'dan.
i: palto baktım kendime, pek pahalı. gözden çıkardım ama yine de güvenemiyorum tek başıma almayı. püfh.

25 ocak, salı. 0013
i: bugün, teorik olarak dün, yani pazartesi otobüsler bedavaydı diye tüm bağcılar yine istanbul'a dağılmıştı. bağcılar diyorum, bağcıları sövüyorum ama sefaköy'ün de sağda kalır yanı yok. otobüs durağında adam kılıklı bir insan yoktu. otobüse binerken ise, sanki birbirlerine düşman onlarca kişi aynı yere akın ediyorlardı. oysa, ilk önce inenleri beklememiz lazım, di' mi inekler ve danalar. ayrıca danalar; bakın, iyi dinleyin, iyi okuyun: bir grup oluşturduğunuzda; biliyorum, dana-voltran oluyorsunuz ama biz insanların arasında hiç çekilmiyorsunuz. danaysanız, buyurun sizi düzlüklere alalım.
i:

23 ocak, pazar. 0232
i: eskiden, kopya cd sektörü bu kadar gelişmeden önce kopya cdler cd kabı ile satılıyordu. içlerine güzelce yerleştirilmiş ön ve arka kapakları bile vardı. öyle ki, cdler baskılı oluyordu. üzerinde oyunun baskısı vardı. hatta, bendeki bazı cdlerin kitapçığı bile vardı ön kapaklarında. daha neler! eh eh.

22 ocak, cumartesi. 1758
i: yine evde geçirdiğim günlerden biri. şişmanlayacağım kesin böyle otura otura. ne yapayım, dışarı çıkasım gelmedi. püf.
i: bu siteyi de bir yoluna koyamadım. olsun, nasıl olsa kendime yazıyordum, şimdi de kendime yazıyorum. bitmedi. bitmeyecek de.

21 ocak, cuma. 0036
i: belki de beş yıl öncesine, fizik sınavını ektiğim bir çarşamba günü kuzenlerimle erkenden emirgan'a gidip, kahvaltı ettiğim güne dönmeliyim. yeşil, çay kokusu, sıcak poğaça, biraz peynir, hoş sohbet, tatlı bir sabah.

20 ocak, perşembe. 2359
i: yine evde kimsenin olmadığı şu anlarımda, kendi bunalımıma girdim. bu sefer hoşuma giden ve ilk defa olan bir şey vardı: tüm vücudumu diken diken edebildim. hem de iki saniye kadar. rahatladım.
2345
i: şu an: grup yorum ve yeni türkü'nün artarda çıktığı bir konser için, baharın herhangi bir günü, açık ve havanın tam geceye çalan zamanında, kanımda şarap, yanımda birkaç arkadaşımla olmak isterdim.
i: bugün kurban bayramının ilk günüydü. yine rutin geçti, yine eğlendim. bugün rutin olmayan karayollarıydı. bayramda, babaannemden anneanneme en az 1-1,5 saatte gittiğimiz yol, bugün 10 dakika sürdü neredeyse.

17 ocak, pazartesi. 1134
i: şu kırılmış rüyalar bulvarı adlı şarkı bende bazı şeyler uyandırıyor. böyle mutlu mutlu. onu bol bol yılbaşı için eskişehir'e gittiğimde duymuştum. aslında mutluluk ile beraber hafif bir hüzün de veriyor. tatlı bir hüzün.
i: finaller bitti. ben geçen sene bu dönem kaldığım derslerden tekrar kaldım. kimseye söyleme.

12 ocak çarşamba 1056
i: matematik 1'den tekrar kaldığım kesinleşti sanırım. yaza kadar para biriktirip, paralı olan yaz okulunda matematik 1 dersini alıp, geçmeliyim. umarım ki olasılıktan kalmamışımdır. d+ bile d+'dır yani. lineer cebirden de geçebilmeyi umuyorum ama... çok çok zor. ikinci dönem en az yedi-sekiz ders alacağım. çok yoğun olacak. yaşasın. daha önce hiç yoğun bir programım olmadı da...
i:

9 ocak pazar 2327
i: uyuz oldum eksen'deki hatuna. sürekli kötü şeylerden bahsediyor. tövbe.

7 ocak cuma 2227
i: merhaba, cuma. nasılsın? nasıldın?
i: saçlarımı kestim, dün ya da önceki gün. çok değil beş-altı parmak kadar kısalttım. toplandığında üç-dört parmak kalıyor tokadan sonra. yakında daha da kısaltacağım.

5 ocak, çarşamba. 0057
i: çok sinirleniyorum bazen. tahammül seviyem giderek düşüyor. aksi bir adam olacağım büyüdükçe. bu aksileşmemin ardında yatanları bulup, bir bir yok etmek istiyorum. hr.

1030 40485
i: bir evim, onun içinde banyom, banyom içinde de bir lavabo üstü aynalı dolabım olursa, içinde old spice traş losyonu olmasını diliyorum.
i: üç tane film izledim bugün. çok hoşuma gittiler. intermission; birçok karakter bazı noktalarda kesişiyor, güzeldi. mindhunter, çok zekiceydi. oceans eleven gibiydi diyelim. diğeri de code 46, pek eğlenmedim ama düşünce tarzı yerinde bir filmdi.

yalnızlığı kahve ile paylaşıyorsan eğer; ne fazla soğuk olsun, ne de fazla sıcak iç.

sıcak içme... birden bir rüzgar eser ensene doğru, durgun havası olan odanda bile üşüdüğünü hissedersin.
soğuk içme. bir için sıcak kalmışken, onu da harcama.
 

24 eylül, cuma. 1121
i: eski, kırmızı belediye otobüsleri hızlı giderken çuf diye bir ses çıkartıyor. bilmiyorum ne ile alakalı ama çıkartıyor işte. ortalama altı saniyede bir çuf ediyor. herhalde motor sıkılıyor, aman be diyor. ha haaaaaa.
i: ben sıcak sütü, özellikle sıcak ve şekerli sütü hiç sevmem ama, hep içimde şöyle sıcak sütlü bir kahvaltı yapma isteğim var. nedenini bilmediğim bu his, her börekçiye girişimde yeniden canlanıyor: "sıcak süt bulunur."
i: eurodecor diye bir yer var incirli'de. aynen şöyle yazıyor tabelasında: eurodecor, mutfak concept. ne güzel di' mi bir ingilizce bir türkçe. tarzanca.
i: babamla aynı zaman evden çıktığımızda; o, beni şirinevler'e ya da topkapı'ya bırakıyor sağ olsun. hep alaturka fm dinliyoruz. acayip keyifli oluyor babam ile dinlemek. birlikte söylüyoruz şarkıları hehe.
i: müzik çalan bir yerde içince, özellikle çok içince, artık müziğin kulağınıza değil de direk beyninize ulaştığını hissediyorsunuz. herhalde kulak zarı da etkileniyor alkolden eh eh. böyle sanki rüya gibi oluyor çalan müzik. ortamı saran bir atmosfer yaratıyor hemen size. hiç düşünmüyorsunuz, sadece o geliyor...
i: gece, otobüslerin kalmadığı vakitlerde, minibüsler ile yolculuk ediyorum evime ulaşabilmek için. o saatlerde yirmi kişilik minibüste en fazla bir tane kız oluyor. çok garip di' mi, sadece erkek dolu bir minibüs. kızlar geceleri korkuyor mu çıkmaktan acaba? sanmıyorum ki, kızlara yapılan saldırıların erkeklerinkinden fazla olsun. gaspsa gasp işte. herkese yapılıyor. tabii bir de cinsel yönü var olayın: zina. eh eh. sayın erdoğan'a da mesaj atmadım demem günlüğümden.
i: bu nasıl iştir ya? sabah dokuzda öğrenciler dışarılarda oluyor. okul dediğin dokuzda ders halinde olan yerdir. hadi öğlenci diyelim, o da nasıl oluyor da sabahın köründe kıyafetiyle çıkıyor, neden çıkıyor? on iki yıl okudum. on iki yılın, on ikisinde de tüm gündü okulum. aslında süper iyi bir öğrenci olmam gerekiyor di' mi? potansiyel olarak tabii.
i: oyun aldık. school tycoon. rule your school diyor oyun. böyle okul yapıyorsunuz, çok şeker. müdür müdür müdür? ehe. 
0938
i: gidiyorum ya davutpaşa'ya, kayıt mayıt yapmak için, hiç özlememişim tabii ki. dün özgür adlı sevecen ve benim deonu bir o kadar sevdiğim bir arkadaşımı gördüm. çok komik oldu. ilk önce kuzeninini gördüm, dedi ki; özgür de gelecek. tamam dedim. gelsin. dur oyun oynarız dedi. geldi özgür, emrah ( özgür'ün kuzeni) başladı, ulan bu ilkan ne piç adam di' mi dedi, özgür de yok lan kral çocuktur falan. olur mu oğlum bana geçen gün aysiku'da küfür etti ibne diye devam etti, şakadır şaka dedi özgür. arkadan da ben dinliyorduum hehe. çok şekerdi. öyle yani, çok gülmüştüm ben yaşarken ama buraya koyunca olmadı.
i: (boş bırakmışım.)

21 eylül, salı. 1006
i: artık erken uyanmaya alışmalıyım. okul başladı, başlayacak.

20 eylül, pazartesi. 2326
i: insan elindekileri kaçırıyor bazen. hiç anlamadan, zamanı gelmeden kaçıp gidiyorlar. bir görüştüğünde, bir daha görüşemeyeceğini bilmemek daha az davranmana, daha az hissetmene sebep oluyor... ömür vardı. ayran içilirmiş. hiç içemedim. yıkmışlar. kaçırmışım. o tadı alamadım. 

18 eylül, cumartesi. 0010
i: güncelliyorum iyice sitemi. herkese e-posta yolladım, yollayabildiğim tüm türkçe blog sahiplerine. gmail'imden yolladığım için türkçe karakter kullanamadım ama, anlarlar. sevgili insanlar. çok güzel olacak umarım herkesin bir aradalığı.

17 eylül, cuma. 2131
i: bazı insanların çok çok paraları var ya, işte o insanlar neden bana birkaç istediğimi almıyor. mesela gitsem, ayda beş yüz milyar kazanan birinden bir fotoğraf makinesi istesem...  
i: sonunda wax poetic albümü buldum. dinliyorum. hastanızım demek istiyorum gıyaben. belki canlı izlemek de nasip olur. bak işte, bedava olsa kesin giderdim!
i: bir sürü arkadaşım olsun istiyorum böyle günlük tutan. o, ön yargım olan güncem sitesinden olmasınlar ama. kendi başlarına blog tutan, tasarımlarına dokunabilen insanlar olsun.
i: şimdi müzik setini kurayım buraya, güzel ses verirse iki yüz milyondan vazgeçerim herhalde. üf püf. bu kadar yüksek meblağları düşünmeden verebilecek kadar zengin olsam.
i: gün geçtikçe büyüyorum. artık fırsat buldukça, kupa ilie değil de ince belli çay bardağı ile içmek istiyorum çayımı. her önüme geleni yemiyorum, yok yahu bunu yemeyeyim tavrımı takınıyorum. geçen gün, bilerek ve isteyerek terlik giydim. o zaman işte şaşırdım.
1913
i: evet, ayın on dördünde yıldız'da kayıt yaptırabilmiş olsaydım bu sene de belki ingilizce almayacaktım ama, olmadı. artık mecburen almak zorundayım. tüm yıl gireceğim yani derslerine. mecburen!
i: müzik setini tekrar odama aldım. bilgisayara bağlayacağım. yakında da iki yüz milyon verip creative'in beş artı bir kolonlu, ses kartlı ürününü almayı düşünüyorum. hadi hayırlısı.

14 eylül, salı. 2124
i: oh. yine keyfim yerinde. tavuk şiş ısmarladım. bir buçuk. o geldi. böyle tavukların altında mis gibi bulgur pilavı. ayrı bir tabakta salata. bir de büyük ayran. daha ne olsun. cnbc-e'de de las vegas var. harika. altı buçuk milyona dünyanın en güzel bir saati yahu. eh eh. gerçekten bizim buradaki kebapçı bu işi biliyor yahu.
i: sağ kulağımın üstü ağrıyor. beynimin olduğu yer. galiba çok yordum. ha ha ha. 
i: şu megane II sport'un reklamı çok güzel de, araba daha güzel vallahi. iki yüz yirmi beş beygir olması ayrı bir özellik tabii. 
1627
i: bir garip oldum. eskiden yemek seçmezdim şimdi seçiyorum. bazen canım kızılkayalar hamburgeri bile yemek istemiyor. bir bozukluk var sanırım bende. özellikle kaşardan nefret ediyorum. sadece bu yüzden dün az pizza yiyebildim. ben böyle değildim.
i: saçımda doğal bir karmaşa var. bir tarafında sadece. keçe gibi dedi halam. ehe. benim çok hoşuma gitti o karmaşa. keşke tüm saçım öyle olsa.
i: dün çocuklar gibi şendik. saklambaç ve uzun eşek oynadık erol'ların oradaki parkta. çok komik hikayeler anlattılar. bir arkadaş şaka olsun diye, ki kendisi biraz delidir, diğer bir arkadaşın göbeğini pense ile tutmuş ehe. bir de, saklambaç oynarken penyelerini değiştiren iki arkadaşı polis görmüş, yanlış anlamış eh eh.
i: zina yasası nasıl oluyor da konuşulabiliyor anlamıyorum. sadece hayır denilecek ve imha edilecek bu kanun. 
i: kışın, yani soğukta yatarken nefes almak daha kolay. yazın uyurken böyle ağır oluyor sanki hava nefes almak için. kışın bir de yataktan çıkmak çok zor oluyor. sadece bu yüzden lineer cebir dersinden kaldım sanırım. o sıcak, o rahat yataktan soğuk odaya, daha da soğuk dışarıya çıkmak. yarım uyanmış şekilde ayılmaya çalışırken üzerini giymek. dışarıdaki yağmura karşı nasıl korunacağını düşünmek. püf. kış gelmesin.
i: halay çeken bir grup insanı biraz uzaktan, biraz da yukarıdan izleyince ritmik kafa hareketleri çok güzel görünüyor eh eh. 
i: annemler gelecek birazdan, çay koyayım da deli gibi sevinsinler eh eh.
i: babaannemlere gittim geçen gün. kandil dolayısıyla. o gün birçok anım canlandı. etraftaki bazı kokular, yokuşta top oynamak, pazardan gelen dedemin elinden paketleri almak... ta ne zamandı onlar. on üç, on dört yıl önce. zaman geçiyor. bir gün ben de burayı okurken böyle diyeceğim hehe.
i: he, bir de cağaloğlu'na gittim geçenlerde. daha doğrusu oradan geçtim. oranın da kendine has pişmekte olan kestane kokusu beni etkiledi. rami'de de toz kokusu. ah ah.
i: beşiktaş'tan ta fatih'e yürüdüm. beşiktaş, karaköy, eminönü, sirkeci, cağaloğlu, beyazıt, vezneciler, unkapanı, fatih. ne yürümüşüm ama. hem de eminönü'nde o kadar fotoğraf makinesi baktım. 
i: bu fotoğraf makineleri çok pahalı. d100 ve d70 istiyordum. tabii ki çok pahalı. üç, beş milyar.
i: annemler yoktu ya, hala da yoklar ama bir saate kadar gelirler. şu bekar hayatımdan birkaç örnek vermek istiyorum. bekar erkek, bir tavada birden fazla yemek yapabilir. aynı tavada yumurta yaptıktan sonra domatesli sosis yapabilir ya da mantar kızartabilir. yine bir bekar erkek, aynı su bardağı ile iki hatta üç hafta su içebilir fakat, bardağı kaybetmemesi gerekiyor. ben kaybetmedim. hep televizyonun üzerindeydi. bir bekar erkeğe iki hafta için yaklaşık bir kasa bira gerekir. arkadaşı falan gelirse yine de takviye yapmalıdır. bira pahalı olduğu için gelenlere çay da ikram edebilir. su kaynatma makinası sağ ayağının yanındadır bu bekar erkeğin. sol tarafında, masanın üzerinde de çay ve kahve durur. en az iki bardak vardır ki, biri ile daha önce kahve, diğeri ile daha önce çay içilmiştir. etrafta kullanılmaya hazır peçete bulunur. bir şey dökülürse ya da silinmesi gerekiyorsa yerinden kalkmaz bekar erkek. bekar ilkan erkeği makarna yapımı konusunda çok üretkendir. evde hiçbir şey yokken, baharatlı makarna yapar. hatta hazır sebze soslu makarna üretir. tabii ki bir bekar erkeğin evinde bir sürü makarna olmalıdır. tost makinası olan bekar erkekler makinayı yemek yedikleri yere yerleştirmeli, ayağa kalkmamalıdırlar. 
i: gmail davetiyem var, isteyene yollayabilirim. 
i: hala yeni tasarımım yok ya, ben ona yanıyorum.  

09 eylül, perşembe. 1209
i: artık geceleri erken yatamıyorum. garip bir sorun bu. akşam çok çay içiyorum belki ondandır. kahve içmiyorum çünkü, o zaman hiç uyuyamıyorum. yine dörtte yattım dün gece. gece güzel filmler oluyor. postacı diye bir film vardı. onu izlemiştim önceki gece. dün gece de bir film izledim ama şu an hiçbir hatırlamadığımı farkettim ehe.
i: internet dili var ya artık, bir yerine bi yazmalar, sadece sessiz harfleri kullanmalar. bunların önüne geçelim arkadaşlar. düzgün yazmaya çalışalım birlikte. 
i: hardal sevmezdim, sever oldum. iki üç haftada tek başıma bir küçük hardal bitirdim. hoşuma gidiyor yahu. 
i: bu yaptığım sabah keyifleri beni hayata bağlıyor yahu. atıştırma, sessiz bir ev. sadece cazın sesi. bir yanımda çayım, diğer yanımda fare. yakında annemler gelecek, özleyeceğim tek şey bu olacak sanırım.

08 eylül, çarşamba. 1823
i: merhaba. tekrar tekrar yazıyorum. çok uzun zaman ara verdim. yazdıklarım var ama derleyip yayına sokmam zaman alacaktır. yeni tasarımım hala aklımda değil. bir tane yaptım ama onu da ben sevmedim. daha doğrusu üzerinde çok uğraştığım için gözümde eskidi. püf. 
i: quartet muartet'ten söz etmek istiyorum. ettim. harika bir albüm yapmışlar. yani benim çok hoşuma gitti. isimleri kasış bir isim değil, quartet muartet. albümlerinin ismini merak ettiniz, di' mi? o da en az isimleri kadar çok (!) düşünülmüş bir isim; dokuz parça. neden mi? çok zor di' mi nedenini bulmak. dokuz tane parça var çünkü. bobi diye parçaları var mesela. bobi, dikey, pastoral, deminki parça, bir ileri bir geri, dün mü?, salça, ilkbahar, büdüt. işte dokuz parçaları. ben dilerim ki herkes dinlesin. kulağının pası silinsin. 
i: bazen kendimi, başkalarını izlerken buluyorum. onları incelerken. insan olması şart değil, cansız bir bina da olabilir. öyle kalakalmış bakarken buluyorum kendimi. gözlemlerimi gözlemliyorum bazen. çok zor oluyor haliyle. neden düşündüğümü sorgulayıp bulmam. 
i: doritos reklamında bir hatun sossal dersler diyor ya, ehe çok komik di' mi? 
i: insanların sigaraya başlama isteklerinden bir diğeri olarak sosyalleşmeyi görüyorum. bkz: ateşiniz var mı?
i: cazci.com'u buldum. pek uğraşılmamış gibi gördüm ama olsun. yararlanılabilir.
i: tüm kızların birer, kendi çaplarında tehşirci olduğuna inanırken aklıma geldi de herkes galiba bir nebze tehşirci. şöyle bir kız modeli var, düşük belli pantolon giyer bu kızlar. fakat, popoları açıldığı zaman örterler. yani? çok basit. sen, eğer poponu açıyorsan kapatmayacaksın. "modeli hoşuma gitti ama popom görünmesin." haydi canım sen de. sonra da bir sürü sistit durumu. 
i: evi topladım biraz bugün. çöpleri ayıkladım odamdan. tamamen olmasa da biraz düzen geldi en azından. mutfaktaki bulaşıklar da fazla yok, idare ediyor şimdilik ev kendini. biraz çöp çıktı, onları da kapının önüne koydum. kapıcı alır herhalde. he, bizim kapıcının şöyle bir özelliği var, anlatıyorum: hep yanından geçerken nasıl olduğunu, keyfinin iyi olup olmadığını, hızlı da olsa sorarım ve aramızda hep aynı konuşma geçer. 
-ali amca, n'aber, nasılsın?
*saaaa oool canım.
e peki ali amca, neden sen de hiç benim nasıl olup olmadığımı sormuyorsun ki. 
i: artık benim de bir gmail'im var. ci meyıl. biraz kalburüstü bir e-posta adresi gibi çünkü, üye olan birisinin davetiyesi ile e-posta adresini alabiliyorsun. bu adam alabilir gibi bir şey. bir nevi referansın olması gerekiyor. sağ olsun teo yolladı bana. tenekeci et gmail nokta com. garip bir özelliği var. beş harfli, yani beş karakterli e-posta adresi alamıyorsun. ilkan et gmail nokta com'u alamadım mesela. haylaz google'cılar. bir de bu haylaz google'cılar gmail habercisi çıkarmışlar. sağ alt köşede duruyor, e-posta gelince, arada sırada kontrol edince sana söylüyor. maşallah. he, bu arada, google toolbar'ın da yenisi çıkmış. 
i: hehe, yazacak bir şey bulamamışım buraya. şimdi yazdım. sonradan yani. saat sekize yirmi var.

22 temmuz, perşembe. 1056
i: hep düşünürüm, benden çok yaşamış olan, kısaca benden büyük olan herkes benden daha üstündür diye. çok sığ ama, doğru. bazen de öyle insanlar görüyorum ki, yaşamış ama nereye yaşamış. neyine yaşamış. sonra düşünüyorum, onların o fazladan yaşadıklarını nereye harcadıklarını.

16 ağustos, pazartesi. 1550
i: her zamanki gibi yine rutin bir enez günü. hava kapalı. istanbul'a giden yağmur dün gece buradan geçti. hani şu "tüm yıl yağan kadar yağmurun bir günde yağacağı" gün bugün. istanbul'a gidesim yok haliyle. hiç çekemem yağmur mağmur.
i: ntv'ye sorun diye bir program var. ya da tam ismi açık hat galiba programın. ne güzel. ne kadar etkileşimli bir program. insanların söz hakları oluyor. hem de daha yaratıcı sorular soruluyor. bazen çıkan uzmanı bile şaşırtan sorular oluyor. ne güzel di' mi yaratıcılık hatta daha fazla düşünme, ne kadar çok beyin o kadar çok fikir. 
i: LG firmasının başkanı demiş ki, türkiye'de beyazeşya firmaları çok iyi bundan dolayı türkiye pazarına girmemiz ancak beş yıl alır. böyle bir gurur doldu içim.
i: bir tane tasarımım hazır, onu koymam gerekiyor ama hala koyamadım. çok güzel bir program var, zaman ayırsam onunla hazırlayacağım html'yi. niye zaman ayırmadığımı da bilmiyorum. galiba ben biraz kötü bilgisayar kullanıyorum. eski kafalı mıyım neyim. gayet vasat bir insanım yani. 
i: biraz masaüstümü topladım. klasörlere yerleştirdim, neredeyse 1024*768'lik masaüstüm dolmuştu. şimdi üçte, dörtte biri dolu. 
i: kazaa gibi bir program var, adı bearshare. tattım, güzel. kazaa'ya göre bir çok alternatif özelliği var. önizlemesi çok rahat, harika hatta. mis mis. bırakın kazaa'yı, hop atlayın bearshare'e. ayıyı paylaş, ayı kadar paylaş, o kadar paylaş ki ayı ol. serbest çağrışım işte.

10 ağustos, salı. 1912
i: kendimi hem günlüğüme, hem de bilgisayara karşı biraz mahçup hissediyorum. artık daha az seviyorum bilgisayarla uğraşmayı. php öğrendim göya. nasıl yani? tüm kitabı okudum neredeyse, ama hiç alıştırma yapmadım. sanırım gerçek bir proje olmadan da öğrenmeye niyetim yok. iyice sav(f)sakladım bilgisayarı. tipik bir internet genci gibi, surf ve chat yapıyorum. ikisi de ingilizce. surf and chat...
i: içimde bir kitap okuma isteğidir gidiyor. her kitaba bir önyargı ile yaklaşıyorum. yok bu böyledir, yok şöyle şöyle olsa keşke. sonunda yine ejderha mızrağı serisine geri döneceğim diyorum, yok. o da olmuyor. ne o öyle zamanımı bir hikayeye harcama olur mu! ne kadar "kadim" bir hikaye de olsa yine de boş. peki dolu olan ne? cevap beni geliştirebilecek kitaplar. peki ben onlara nasıl yaklaşıyorum? -bu ne ya, hayatı dikte edilerek mi öğreneceğim, gelişmem için böyle mi yapmam gerekiyor... vs. kendini beğenmiş ilkan.
i: di' mi, insan iki yüzlü olmalı. nasıl olsa yüz göstermesi gereken bir sürü yer var. bir bakmışım ki ilkan disKo'da dans ediyor, bir bakmışım kurman dumhan konserlerinde pogo yapıyor... bir bakmışım ki, ilkan ağırbaşlı. hadi canım!
i: bazen gereken önemi vermem gereken şeye/kimseye gereken önemi sağlayamadığımı çok geç fark ediyorum. daha dikkatli ve özenli davranmam gerekiyor... 
i: ... iyice kendimi yerme yazısı oldu, bitirdim hemen. bu üslubu terk ediyorum.
i: geçenlerde, istanbul'da yürürken bir kör gördüm. kör bir insan, sopasıyla yeri dürtükleye dürtükleye gidiyordu... sonra sopasını dürtüklemediği bir an, düştü. sendeledi. çok acıdım. elimden bir şey gelmedi. düşündüm sonra, biz ne eften püften sebeplerle üzülürken adamın yaşadığı hayata bak. sonra da yine düşündüm, bu sefer kör adamın yerinde ben (belki biz), bizim yerimizde de daha kaymak bir tabakayı koydum. ne çark ama!
i: tophane'de kumpir zevki çok güzel yahu. böyle bir yandan nargile tüttürürken bir yandan bir kaşık kumpir emmek. püf. canım istedi yahu.
i: geçen ayın lombak'ında delikanlı tırtıl cengiz abi'nin kelebek olması ile ilgili bir karikatür silsilesi vardı. çok komik di' mi? delikanlı bir tırtılsın, sonra zaman geliyor, rengarenk bir kelebek oluyorsun... 
i: hani televizyon izliyoruz ya, o an nasıl oluyor da televizyona kitleniyoruz bir türlü çözemedim. sanki gözümüz ekran oluyor. olaylarla bir bütün şeklinde bir algılama süreci başlıyor. neden, nasıl?
i: bir gün puma penye giymiştim. çok rahatsız hissettim kendimi. böyle bir damgalanmış hissi verdi bana. üzerinde kocaman puma yazıyor. insanlar nasıl oluyor da giyiyorlar anlamaya çalıştım. bulamayınca da, her zamanki kendimi savunma stilime, kaçışa geçtim: öyle davranmaları gerekiyor...
i: mesela, şimdi burada tiki aşağılamak istediğimden değil de, nasıl oluyor da iğrenç kokan bir monta -barbır- o kadar para verip alıyorlar? mont bariz bir şekilde kokuyor. nasıl oluyor da ona alışıyorlar. çok değişik bir şey yahu. değişik bir dünya. anlayışlı bir tiki arkadaşım olsa da bunları ona alenen sorabilsem.
i: acaba tiki dediğimiz kişiler aralarında kendilerine tiki diyor mu bir de bunu merak ettim. biz yapıştırmışız yaftayı, onlar kabulleniyor mu? belki bu da bir kişiselleştirmedir. olamaz mı.
i: yürüyen merdivende, sona geldiğinizde bir adım atmak gerekir ya, ben yapmıyorum. parmak ucumu kaldırıyorum ve merdiven bitine kadar da hareket etmiyorum. merdiven bitince, hop. otomatik bir şekilde kendi kendimi yere basmış buluyorum. daha pratik di' mi? (üf, çok üşengecim. gerçekten. bu halim hoşuma gitmiyor.) he, üşengecim derken, bence çoğu icat, üşengeçlik sonucu çıkıyor. üşengeç insanın normal bir insandan fazla ihtiyacı olduğu için üşengeç insanlar daha fazla şey icat ediyor.
i: balkondayım, yazlıktayım. ayaklarım üşüdü. garip, soğuk bir hava var. ileriden çakan şimşekler seçilebiliyor. bir kapıyor bir açıyor hava. bulutların arasından güneş dökülüyor...

11 temmuz, pazar. 2225
i: babam üzerimde garip bir otorite kurmaya çalıştı bir saat kadar önce. annemle aramızda geçen sürtüşme üzerine, hiddetle balkondan kalkıp salonda, bana üç adım uzakta "sen kendini ne zannediyorsun" gibilerinden konuştu. canım babam. bazen böyle de yapman gerekiyor ama, bana değil. sevgiler. 
i: püf. yarın bursa'ya gideceğim. ta buradan oraya, hiç gözüm yemiyor. bütün yol uyumak istiyorum galiba. bu sebepten tüm geceyi ayakta geçirmek istiyorum ki, imkansız. çok uykum var. leman, lemanyak, penguen, kemik memik hepsini alacağım. geçen gün gökçeada'ya gidip dönerken bilim teknik'i bitirdim, chip mip bulursam onu da yalar yutarım. cd çalıcım da yanımda olacak. dost olacağız onunla. annem olacak yanımda. onu götürüyorum bursa'ya...
i: birkaç insan eleştirim vardı, unutmuşum...

9 temmuz, cuma. 1444
i: kendi çizgisini çizmiş insanlarla daha kolay arkadaş olabiliyorum. nedeni bana kaygan olmadıklarını hissettirmeleri. yani birine özenerek hareket etmeyince adam oluyorlar gözümde. tam anlatamadım, dönerim sonra bu konuya belki.
i: yüzüm yanıyor. annemler balkona ilaç yaptırdılar, hiç sinek gelmesin diye, ama ben de gidemiyorum. yo, yo, düşündüğünüz gibi değil. sinek değilim. hoho.
i: arada sırada bir şey izlerken kitleniyor bu hıyar bilgisayar. uyuz oluyorum. olsun yine de laptop gibisi yok. üşenmesem bir format atsam ne güzel olur. püf.
i: hafif esiyor şu anda odam. ben kahvemi yudumluyorum, rüzgar beni. 

6 temmuz, salı. 1208 
i: eskiden soğanlı sabah salatası yapardı annem. şimdi sadece kahvaltılığı koyuyor önümüze. babam için hava hoş. sadece midesini dolduruyor. püf.
2138 salı
yan sitedeki komşumuz tam bir trakyalı hatta, belki bir çingene. her 
akşam zurnalı davullu müzik çalıyor ve pis hop hop alkış alkış 
sesleri geliyor. muhtemelen çiftetelli de oynuyorlardır eh eh. ne 
içtenler. biraz hayvanlar gerçi, doğru. 


0034 pazartesi
bir son bahar isteği var içimde. hafif bir hüzün galiba.
burada, enez'de golden beach club diye bir yer var. eğlence mekanı. 
giriş ücretsiz diye girdik. clubbing night mı ne, bir şeyler 
dağıttılar. hani bildiğimiz kağıt reklam parçacıklar. gittik. club 
müziğine ilgim olmasa da eminim ki club müziği şu çıtır çıtır ye 
beni, işte bilmemne kulağımı em benim filan değil. hele nazan öncel 
hiç değil. bir iki tane ipe sapa gelir şey çaldılar. of daha da 
sinirlendim şimdi çünkü athena adlı şahsı muhterem grubun da o 
örovizyon parçalarını üst üste çaldılar. tamam, tahammül ettik 
diyelim. peki şu "içeride mor ışık var, hadi tüm aklı selim kişi 
kitlesi olarak beyaz gömlek giyelim" fikrine nasıl katlanabilinir? ya 
o dans edişler. o trakyalılığın verdiği çiftetelli dansını 
hızlandırma çabaları? ah be insanoğlu. neden bunları yaptığını bir 
çözebilsem...
burası güzel. öğlenleri sıcak oluyor. bugün sabah bile sıcaktı. çok 
garip ki sıcaktan dolayı daha fazla uyumam gerekirken uyuyamadım. 

f1 vardı bugün. yine şumaher kazandı. 


yazliktan yaziyorum. her yer yemyesil. bir de baska özelligi var, her 
yer dümdüz. yokus yok.