ilkan
blognot
31 mart 2006, cuma. 2058
bugün metrekareye üç müslümanın düştüğü eyüp camisinin önündeydim.
0943
eski evimiz fatih'teydi. güzel bir yerdi ben küçükken ama artık hacı hoca
takımın mekanı oldu iyice. sanki fatih camisini temel aldılar ve etrafa
yayıldılar. özellikle fatih camisi ve haliç arasında kalan, çarşamba denilen
bölge korkunç. tüm şu televizyonda duyduğumuz tekke ve zaviyelerin orada
olduğunu düşünüyorum. hala orada yaşayabilirdim sanıyorum, o çevre öyle
olmasaydı ve evimiz daha büyük ve bize ait olsaydı.
30 mart 2006, perşembe. 2027
... üzerine yattığı ot yığınının arasından dal parçaları sırtına batsa
da, baharın aylardır sıcak yüzü görmemiş iliklerini ısıtacak ilk güneşini
kaçırmamak için serdiği gazetenin üzerine uzandı.
26 mart 2006, pazar. 1652
bugün gün yirmi üç saat olarak yaşandı. saatlerimizi ileri aldık, günlük.
karşı çıkmak çok önemli ve çok güzel bir şey. bazen gerçekten sırf ilk
söylenen kabul edilmesin diye boşa karşı çıktığım ve düzelttiğim de oluyor. körü
körüne inanmayı reddediyorum. bir şey söylenince onu kendi eleğimden geçiriyor,
öyle karar veriyorum. şöyle şöyle olmuş. hayır, öyle olamaz. çünkü böyle bir şey
var.
25 mart 2006, cumartesi. 0949
günlerdir, belki bundan önce yazdığım son günden itibaren her gün yazmayı
düşündüm ama yazamadım. aklında devamlı böyle bir şey olması insanı biraz
yoruyor. gönül yorgunluğu demişti bir büyüğüm bu tür durumlara.
last.fm'in radyosu, elektrikten sonra en iyi icat olabilir. ah, bir de
tüm bant genişliğini almasa.
her gün, neredeyse, aksatmadan dişlerimi iki defa fırçalıyorum ama
dişlerim yeteri kadar temiz olmuyor. çok uyuz bir şey. dişçim tükürüğümün böyle
olduğunu, değişmeyeceğini söylemişti. çaresiz bir durum. ayrıca, bir şeyi merak
ediyorum. benim yamuk dişimi ameliyatla çıkartıp tekrar fakat düz taksalar
olmuyor mu? illa aylarca diş teli mi takmam lazım. peh.
14 mart 2006, salı. 1057
günaydın. (bir süre ara veriyorum radyo djinin şarkıdan önce konuşması
gibi. o sırada da homesick çalsın. ilk yirmi otuz saniyesi...)
12 mart 2006, pazar. 1758
biraz önce aş kendini adlı bir kanaltürk programında paris'i gezdim.
sanal olarak. gezdim değil, belki gördüm demek daha doğru. orada olmak istedim.
uzun bir süre. merkezinde günler geçirip, o ilk günkü yabancı gelen görüntü
silinene kadar sokaklara girip çıkmak istedim. zor tabii.
8 mart 2006, çarşamba. 2256
cihana hükmetsen de, sağlığın olmayınca olmuyor. bir yudum insan'da duygu
asena vardı. tam izlemedim ama beyinsel bir problemin varmış; onca kitabı yazan,
dolu bir geçmişe sahip olan kadın, aptal gibi bakıyor o yana bu yana.
7 mart 2006, salı. 1157
evvet! yedi mart oldu. böyle bir halit kıvanç girişi yapmak istedim.
aliye adlı çok sevilen dizinin cadı tipli başrol oyuncusu sanem çelik
bilmemkim ile aşk yaşadığı için, ortalık çalkalanıyor. aman, aslında bunu değil
de, sabah sabah sabah sabah sen sabır ver seda sayan gösterisinde, bir tabur
kadın bu konu hakkında dedikodu yapıyor, atıp tutuyor. ve, bu program
yayınlanıyor. izleyeni var da yayınlanıyor. yoksa yayınlanmaz herhalde.
şu yeni yetme, neredeyse hepsi birbirine benzeyen şarkılar üreten ülkem
gruplarına karşı önyargımı bir türlü atamıyorum. bakıyorum boş da değiller.
konservatuar mezunu bazılar, bazıları bin yıldır çalıyor, çaldığı enstrümanı.
yavaş yavaş ısınacağım hepsine. bu benim vatandaşlık görevim.
nedir bu tezat? feminist örgüt destekçileri neden hep kısa saçlı/erkek
saçlı?
sırabaşı olarak otobüs bekliyordum. arkamda da uzun bir kuyruk. aklıma
sırabaşı olduğum ve bu sırayı istediğim gibi yönetebileceğim geldi. sonra bir
adım öne attım. çaktırmadan izlediğim kuyrukta yavaş yavaş herkes bir adım öne
attı. sonra "haydi, ben ilerliyorum, siz de arkamdan gelin" tarzı şüpheli ve
otobüse yaklaşmaya yönelik bir hareket yaptım. bekleyen diğer otobüsün önüne
doğru, arkamı kollayarak ilerledim. evet, kuyruk da benimle geldi. biraz
sonrasında otobüs şoförü geldi ve kapıyı açtı. tam açtığı anda değil de biraz
bekleyerek bindim. ne de olsa hakim benim. biraz zıpırlık var içimde.
bakırköy deniz otobüslerinin çıkışını korkunç yapmışlar. deniz
otobüsünden indikten sonra iki yanı suntalarla çevrili ve tek kişinin
geçebileceği yüz, belki iki yüz metrelik bir kapalı alandan geçiyorsunuz. sanki
görmemeniz gereken şeyler varmış ya da birazdan göreceğiniz kişi hitler'miş
gibi. bir mantık bulamadım bunun neden olduğuna dair.
6 mart 2006, pazartesi. 0054
tam bir ay, teorik olarak yirmi sekiz gündür yazmıyorum ki aynı güne denk
gelmiş. evet, safsakladım yine. açıklayabilirim. belki de yazdım altı şubattan
sonra fakat format attığım zaman salaklığıma doymayarak masaüstümü unuttum.
silindi. yeniden güncellemeye devam edeceğim. önce kendime olan sözüm, sonra
okumak isteyenlerin ilgisini boşvermek istemiyorum. çok saygılıyım. sevgiler.
6 şubat 2006, pazartesi. 1923
et yemiyorum, et yemiyorum diyorum devamlı ama düşününce gerçekten fazla
et yiyorum. dışarıdayken tercihlerim genelde et oluyor ve sanki yemiyormuşum
gibi davranıyorum. tamam, annemler ayda birkaç defa et yemek zorundalar diye ben
az yiyor görünüyorum ama sadece evde. aslında salatalarımı bile etli seçtiğim
düşünülürse, ben bir hayvanım. karnivor.
geçenlerde bir arkadaşım ile o berberdeyken buluşacaktık. girdim berbere
ve girmemle berberin kokusundan ortamına kadar her şeyi özlediğimi fark ettim.
ben en son erkek berberine lise son başında gittim. dört yıl olmuş yani. tabii
arada kuaföre gittiğim oldu birkaç defa ama onlar kesinlikle aynı tadı
vermez. kızların yaşayamadığı tatlar arasında bu da vardır örneğin. bir garip
koku hakimdir içeriye: şampuan, tıraş losyonu, ıslak saç ve kolonya.. bunların
yanında açık bir televizyon vardır. belki at yarışı. biraz daha uzasın saçım,
gideceğim berbere. hem de o berbere. bir stil daha var uzun olarak yapmak
istediğim. ardından okan bayülgen (!) saçı, sonra da kısa saç.
1 şubat 2006, çarşamba. 1400
kıskananlar çatlasın içerikli doritos alaturka reklamını izleyince komik
olduğunu anladım. özellikle kıskananlar çatlasın melodisinin hızlanmadan önceki
hali kendi başına ayrı bir komik.
biliyorsun ki okulum ve akademik hayat ile ilişkimiz pek iyi değil.
gelecek kaygılarım var, belki de yok diye kaygım var. önceki gün doğum günümdü.
yeni bir yaşa girdim ve dün sır kapısı, gönül gözü programlarında olduğu gibi
bir olay başıma geldi. kahve içmek ve banka sırası beklemek üzere starbucks'ta
oturuyorduk. yanımıza biri kadın üç kişi oturdu. daha sonra elimde arkadaşımın
hediye ettiği incredible ailesinin baba karakteri ile oynamaya başlayınca adam
merak etti. baktı, inceledi. sorular sordu. ardından yaratılan samimiyetten
yararlanıp bizim masaya döndü ve bana birkaç soru sordu. bayağı bir soru sordu
diyeyim. genelde hayata bakışım, ileride ne yapacağım hakkında. biraz hayat
bilgisi verdi diyebilirim. tipimden mi yoksa cevaplarımdan mı anladı bilmiyorum
ama karakter analizimi de yapabildi diye düşünüyorum. özet, sır kapısı'ndan
çıkıp tam doğum günümün ertesinde karşıma çıkması beni şaşırttı, düşündürttü.
bir şey değişti mi, bilmiyorum fakat ruhumu bir yere yönlendireceğim, atilla
bey.
handleable diye bir kelime varsa eğer söylemesi çok komikmiş.
benzincilerdeki benzin kokusu bana hep uzun yolda dışarıdan arındırılmış
ortamın sadece benzincilerde bozulmasını hatırlatır. camın ya da kapının açılıp
benzin istenirken içeriye giren havanın o arındırılmış havayı dışarı attığı ve
ilk duyduğunuz farklı kokunun benzinli olduğunu düşünürseniz, hak vereceksiniz.
bizim okulda tuvalet ve tuvalet girişlerindeki yazılar çok geyik. ara
beni boya beni tarzı birisi bir numara yazıyor diyelim. bir bakıyorsunuz o bir
süre sonra diyalog haline gelmiş. aşağıya doğru cevaplar sıralanmış. pisuvarda
işerken de hepsini okuyor insan, başka yapacak bir şeyi yok tabii.
bir eğik camda kaç adet ortalama büyüklükte su taneciği durabilir sorusu
ne kadar zor.
0251
şubat geldi hoş geldi. ayrı bir karizması var bu şubatın, canım. küçük
müçük ama sıradan değil.
incesaz'ı açıkradyo'da duyup keşfetmiştim. küçükken yeni türkü'den, yakın
geçmişte ise bülent ortaçgil'den aldığım hazı bana verebilmelerine çok mutluyum.
öneriyorum.
sabitdiskimi aldım alalı yirmi gb dosya indirdim sanırım. ne güzel. hepsi
müzik. winamp'ı, last.fm'i ve torrent'i seviyorum.
31 ocak 2006, salı. 2125
bir sürü iyi temenni geldi doğum günümde. kötü demiyorum, desem de beni
dinlemeyip zaten alışılagelen yapılacak fakat gereksiz yani sadece lafta kalan
şeyler. eleştirmek için eleştirmiyorum ama tüm yılımın mutlu geçmesini
en iyi günlerin benimle olmasını dilediğim yok. tüm yıl mutlu olmak
istemiyorum. ne sıkıcı!
30 ocak 2006, pazartesi. 0031
merhaba. bugün benim doğum günüm. düşündüm de aslında iyisi ya da kötüsü
ile hayatıma giren, girmeyip ucundan geçen herkese beni ben yaptıkları için bir
borcum var. yaşlandım mı acaba, neden böyle konuşuyorum. ayrıca, israfil'in suru
üflemesine az kaldı. bu durumda hepiniz yaşlı sayılırsınız. ben; pek sanmıyorum
fazla uzun süreceğini insanoğlunun yaşamasının. bu yüzden aslında tüm
isteksizliğim. bir de "yok olmak için var olmak" nedir. neyse. sağ olsun tüm
kutlayanlar. mum çalıyor, ondan böyle yazmış olabilirim.
I've got a sparkling pair of eyes, especially the right / it was designed
to turn around and watch me from inside / my brain's a wonderful creation, well
connected to my head / god gave me sweet imagination, it's sometimes helpful in
bed / I-I-I-I, some say that I was made to touch the sky / Why-I-I-I, is
something holding me down. de-phazz - garbo goodbye şarkısı. tamamen ben. evet.
23 ocak 2006, pazartesi. 1855
on sekiz elli beş mm lens. saate bak, tam da fotoğraf makinesi
araştırırken nasıl çıktı.
bugün aşırı rüzgardan sanırım, elektrikler gitti bir süre. o arada
yattım. yatınca çok hoşuma giden şöyle bir rüya gördüm: kocaman bir gemideyiz.
gemi kocaman ama bir o kadar da saldırgan görünüyor ve çok hızlı gidebiliyor.
bildiğiniz şu küçük hız motorları gibi hızlanıp yavaşlayabiliyor ama sekiz on
katlı bir transatlantik görüntüsünde. kocaman bir körfezdeyiz. her iki karşı
kıyıda da insanları seçebileceğim büyüklükte bir körfez. biniyoruz tekneye,
kimler var şimdi anımsayamıyorum. ayakkabılarımla biniyorum. şimdiki
ayakkabılarımın beyazı. ucundan on on beş metre geriye oturuyorum. hızlanıyor
gemi, ani hızlanmalar ve yavaşlamalar yapıyor. ani dönüşlerle kenardakilere su
fışkırtıyor. bazen çok hızlı döndüğünde ayağımı suya deydiriyorum ve bir süre
öyle gidiyor gemi. ardından hızlanınca yine çok yükseğe çıkıyorum. ayakkabım
ayağımdan çıkacak gibi oluyor ama pek düşünmeden yine deyiyorum denize. sonra
kıyıya çıktım. ayakkabılarım yerindeydi ama yine kaybolmuş gibi bir şeyler
yaşadım ve uyandım. bu kadar.
çok soğuk var. yazarım hep, soğuk olunca bizim buradaki yokuş buz tutuyor
ve birçok kaza oluyor. çok eğlenceli. hızlı gelenlere "heh, tamam şimdi vurdu"
gibi yorumlar yaparak eğlenebiliyor insan. yine bugün öyle oldu. bir sürü araba
kayarak yan döndü. kamyonlar yan döndü. yokuşu tırmanamayanlar kenarda durdu.
yukarıdan inenler, önlerindekilere vurdu. eğlenceli buralar. sibirya soğuğunu
henüz hissetmedim, evdeyim hala ama merak ediyorum. kızağım olsa gece inip
kayardım. eski günler, eski çocukluklar yok. hatırlarım bir defa kuzenim, ben,
dedemin yeğeni, üçümüz birlikte kocaman bir kızağa binmiştik ve dik bir yokuştan
salmıştık kendimizi. adrenalin had safhada çünkü duramama ihtimalimiz var ve
eğer duramazsak daha dik bir yokuşun bitimindeki eve bodoslama gireceğiz.
durduk, hem de tam evin önünde durmuştuk. o zamanlar asfalt da değildi
babaannemlerin mahalle. hep arnavut kaldırımı vardır. daha zor donar, daha
girdili çıktılıdır. yürümek bile zordur. eski kaldırımlar işte. düştünüz mü
dizinizi parçalama olanağınız daha yüksek. ben düşerdim genelde. ne
anlatıyordum, nereye geldim.
20 ocak 2006, cuma. 2134
sınavlarım iyi geçti diye 'ne o, yoksa okulu sevmeye mi başladın' diye
sordu arkadaşım. bir an düşündüm, sadece bu sebepten mi sevmiyorum diye. -hayır.
tabii ki hayır. bu kadar analitik şeylerle uğraşmak gerçekten benim harcım
değil.
portakalı severim. kendim soyarsam genelde elma gibi soyarım. daha çok
posa kalır ve posalı yerim. eskiden dedem, soğan halkası gibi keserdi. ikiye
bölüp ağzınıza diş hizasında sokup içini çıkartırdınız. kabuğu da atardınız. bir
de soymadan elma gibi kesmek var. aynı ağız hareketiyle aynısını da
yapabilirsiniz. bu tip portakal soymalarını dedem gerçekleştirirdi. bir isim de
takardı, tam hatırlayamıyorum. belki de takmazdı. fakat, sanırım bugünden daha
değişikti portakalın tadı. belki vaşinktındı, belki değildi ama portakal da o
zaman farklıydı. eve giderken de: "mandalina portakal, gitme çavuş bur'da kal"
derdi dedem. ruhu genç dedem. her zaman hayat dolu dedem. (pis sigur ros, defol
git başımdan.)
müzik nasıl oluyor da evrensel olabiliyor? nasıl oluyor da ağlamaklı bir
melodi dinleyen herkes gerçekten ağlamaklı oluyor. biraz önce test ettim. kötü
bir ruh ve beden halim yok. yeni uyandım, sınavlarım kötü geçmedi. sigur ros'u
dinleyince, buyur. sanki dün sevgilisinden ayrılmış, ailesiyle kavga etmiş,
arabasını çarpmış, bilgisayarına virüs girmiş, ablası uçak kazasında ölmüş,
kuzeni ömür boyu hapse mahkum edilmiş, okuldan atılmış biri oldum. nedir bu
dert, bu çile. orhan gencabay (!) yapsa anlayacağım ama olmaz yani. bu kadar
güçlü bir duyguyu hissettirebilen bir ezgi ise eğer, gerçekten ölümcül bir
silaha da çevrilebilir. dikkatli olalım. er ryan'ı kurtarırken, dev
hoparlörlerden çeşitli müziklerle alaşağı olan ruh halimiz bizi oturduğumuz
sipere çivilemesin.
bir de şöyle bir anım vardır yeri doldurulması çok güç. lise birde,
kuzenim beni boğaziçi'nde bir konsere götürmüştü. o zaman duman, kurban bu kadar
ünlü değildi. yeni yeni terliyordu bıyıkları. yine de belirli bir seyirci
kitlesine sahiptiler. aman, her ne iseler. o gün, o bahar günü, hafif geç
gittiğimiz, alacakaranlık boğaziçi güney kampüs'ün çimleri ve bahar kokusu.
hissetmediğim bir coşku ve ayrı bir tat vardı o günde, gecede. film gibi.
1716
bilmiyorum mistik bir şey tarafından mı korunuyorum yoksa sadece şans ve
olumlu düşünmemin gücü mü ama bugünkü iki finalim de kötü geçmedi. hatta
olasılıktan büyük ihtimalle elli ila yetmiş arası alırım. ekonomide ise yazdım.
verirse. ayrıca, sanırım pazartesi sınavları ertelemek zorunda kalacaklar.
nitekim bu sibirya'dan göçen soğuklar istanbul'da gündüz bile eksi beşi
göstertecek ve eksi yirmiler civarında hissettirecekmiş.
almanya'da yaşayan dayımın oğlu yüksek öğretimini ingiltere'de yapmıştı.
house, trance mrance müziklerini severdi. bana o zamanlar ingiliz sokak dilinden
birkaç örnek sunmuştu. arasında da I ya da MY yerine ME kullanmak vardı. bazı
şarkılar ve bazı filmlerde dikkat ediyorum, kullanılıyor gerçekten ve garip bir
şekilde, kullanıldıkça hoşuma gidiyor. cümle içinde kullanalım: me like writin'
my blog.
bardak ve kupa takıntım var sanırım. bir de bardak altlığı. hoşuma
gidince alma isteğim bir arzuya dönüşüyor. annem ise hiç sevmiyor alınca. bir
sürü var ve rafa sığmıyorlar. geçen gün baktım, benim bardaklarımı en üst rafa
koymuş. kendisi geceleri sütlü kahve içiyor diye altılı bardak takımı dizmiş
ikinci rafa. bencil misin dedim. güldü. sevmiyorum bir sürü şeyi orada dedi.
0339
manyaksın ya, delisin. ilginç bir tipsin. -öyle miyim.
göbeğim var benim yıllardır. bazen küçülüyor, evet başarabiliyorum, bazen
ise daha da büyüyor. bir hamile göbeği kadar olduğu olabiliyor. yaz başında
şimdiki halimden altı kilo daha fazlaydım. göbeğim ve kıçım da bu kilonun
toplandığı ana noktalardandı. şimdi koşu bandı alacaklar annemler. belki bir
altı kilo daha verip sportif bir görünüme sahip olurum: ilkan coupe ya da ilkan
gti.
on bir ve birde olmak üzere iki sınavım var. çalıştım. -tüm gün
playstation'da gran turismo. onlarca yarış geçtiğimiz halde yüzde on sekiz bile
olmadı tamamlanan kısım. yıllarca sürecek sanki oyun.
artık yatmalıyım. fanzin demiştim. hikaye demiştim. üretelim demiştim.
kaldırın akıllarınızı. kaldırın kıçlarınızı.
bir şey buldum: akıl³
18 ocak 2006, çarşamba. 1532
eve geldim. sınavım iyi geçti sanıyordum ama araştırma yapmadan kuyu
açtığım için o kadar da iyi geçmemiş. sanırım otuz kırk puan, yani sınav
kağıdımın toplam puan temelini oluşturacak kadar puan çöpe gitti. bu durumda da
kalan bölük pörçük puancıklar ile ne alacaksam alacağım ve bu dersten de kalmış
olacağım. buyurun! ayrıca, pek parlak geçtiğine inandığım olasılık sınavım da o
kadar parlak değilmiş. açıkça otuz almışım. ortalamam da otuz beş oldu sanırım.
ondan da tekrar kalacağım gibi görülüyor. ekonomi sınavından kırk almışım. biraz
karalarsam sanırım adam beni c ile geçirir bu finalden. bir ümit var. lineer
cebir tekrar açık defter yaparsa sınavı, ondan da geçme olanağım var. mesleki
ingilizce II dersim a, hatta varsa a+ gelecek. öss'yi dilden mi zorlasam bu sene
acaba.
bana ilginç birisin diyen üç milyon kişi var herhalde. ilginç sıfatını
düşününce altından bulsam bulsam bir tek; başka sıfat bulamadım,
tanımlayamıyorum seni, çıkıyor. tdk ise başka bir yorum yapmış (!) ilgi
uyandıran, ilgi ve dikkat çekici olan, enteresan. madem tanımlayamıyorsunuz,
ilginç demeyin. çok ilgi ve dikkat çekici bir insansın?
0103
bir fanzin (magazine ve fun sözcüklerinden gelen funzinein türkçesi
oluyor sanırım. sözlük bulamadı.) çıkartmayı düşünmüştüm okulda. destek
verecekler olur, harika deyip ardından sallamadılar. yine aynısını düşünüyorum.
fakat daha çok burayı okuyan sen, ben ve o'nunla. ben daha geri planda olacağım
tabii ki. böyle bir bölüm açarım. şöyle bir içerik olacak: ben bir çeşit olay
yaratan olacağım. hikayeler sizin geliştirdiğiniz gibi gidecek. deneyelim diyip
istekli olan varsa; "ilkaaan, sen ne iyi bir çocuksun, aşınım yanında olamasam
da" diye mesaj yazabilirler.
0041
ben. eskiden yalnız zaman geçirirdim. çok rahatlatıcıydı. şu günlerde
eksikliğini hissediyorum. yapayalnız sokak kalabalığının içinde olma özlemim
var. yazın çok işe yarıyordu kendimi toplamam için. her gün nişantaşı'ndan
yürüyüp hakan abi'de birkaç bira içiyordum. özledim o günleri. her gün düzenli
spor ve bu yaz öğrendiğim gibi her gün düzenli işe gitmek hayatımı düzenliyor.
ben sevmediğim tür iştir; babamın, annemin ve çoğu çalışanın yaptığı: her
gün işe git. aynı yerde otur, benzer şeyler yap ve akşam eve dön. bakkal
olduğunuzu düşünür müsünüz. salı günleri pınar, çarşambaları ise mareti
bekleyerek geçiriyorsunuz. danone ve coca-cola ise perşembe geliyor. cuma mal
dağıtan yok. yandaki berber ahmet ile sohbet ediyorsunuz. soldaki anahtarcı da
iyi insan ama bazen suratsız oluyor. çekilir mi? düşünün. hep aynı ve yıllarca.
belki on, yirmi yıl. beş bin gün. yüz bin saat. korkunç değil mi.
organize işler filmi güzeldi. oturmuş bir kurgusu bile vardı. sevdim.
tavsiye ederim. söylemiş miydim: tüm türk filmlerine, kar etsinler diye gitmek
istiyorum. ben gidince bir türk filmi yapımcısının daha da zengin olacağına ve
yeni işler çıkarsın diye ona buna daha da fazla yardım edeceğini sağlayacağıma
inanıyorum. çok saçma bir cümle oldu. aman.
17 ocak 2006, salı. 1958
dünyadaki cdlerin dönerek kat ettiği yol mu daha çoktur yoksa dünyanın
milyon yıldır kendi çevresinde dönerken kat ettiği km mi diye sordum. aslında
önce cdlerin aldıkları yola karşılık bir şey bulamamıştım ama dünya geldi aklıma
sonra. fakat, şimdi de dünya her gün kırk bin km yol alıyor diye düşünüyorum.
bilmem ki. cevaplayamadım.
1323
arada bana şurayı yanlış yazmışsın derseniz hemen düzeltebilirim. arada
gözümden kaçanlar oluyor.
dişi ve erkek farkından bahsederken unutmuşum; playstation'dan bizim
kadar zevk alamazlar herhalde. fakat, onlar da alışveriş yapıyorlar büyük bir
zevkle. aslında, ben de param olunca büyük bir zevkle saçarak harcayabilirim.
istisna kızlar da büyük bir zevkle playstation oynayabilirler. fakat, şöyle bir
sahne hep vardır: birkaç genç erkek, televizyona kitlenmiş. çevrede bira ve
cipsler.
16 ocak 2006, pazartesi. 2227
playstation ile oynanan araba yarışlarında mı daha çok mesafe kat
edilmiştir yoksa normal arabalarla gerçek yollarda mı?
0424
aslında bu saatlere pek kalmıyorum ama bazen kaldığım da oluyor işte.
uyku çok önemli. çok uyumak değil, uyku önemli. az ama sık uyumak gerek bence.
sağlıklı beslenmek gibi. siestalar bu nedenle çok uygun görünüyor. arada
uyuyacaksın arkadaşım. kısa kısa uyuyunca uyanmak kolay oluyor benim için. çok
uzun uyuyunca ise uyanmak ve dünyaya adapte olmak daha zorlaşıyor. son birkaç
haftadır uzun uyumalarımın sebebi de final haftası olsa gerek. ister istemez
stres yapıyor insan. ben bile.
danino'nun bir pembe bir siyah olan modelini yeni yedim. güzelmiş.
sevdim. ayrı ayrı tatlar.
15 ocak 2006, pazar. 1336
birkaç defa iki bin altı yerine iki bin beş yazmışım, iki bin altıya
girdiğimizden beri. düzelttim.
önce erkek ve dişi olarak iki gruba ayırmalıyız eğer dünyayı
gruplaştırmak istiyorsak. basit bir mantık ile erkeklerin dişilerin, dişilerin
de erkeklerin aldığı zevkleri tadamadıklarını düşünebiliriz. örnek olarak; yazık
size dişiler, pisuvara işeyemiyorsunuz. ne kadar kötü. umumi tuvaletleriniz hep
kabin. hiç pisuvar zevki yok. kolunuzu paravana dayayarak işeyemiyorsunuz. ya
da, soğukta işerken buharı izleyemiyorsunuz. o bir anlık çişin çıkması için
çeşitli kaslarınızı sıkmıyorsunuz. sıkıyorsunuz belki ama ayakta değil. ayakta
işiyorsunuz en önemlisi. daha rahatı var mı? dışarıda içki içsen, herhangi bir
yere çömelmeden çişini yapabilirsin. ayrıca, kabin içinde sosyalleşemezsiniz ama
pisuvarda iki çok bira içmiş erkek uzun dakikalar işeyeceği için çeşitli
sohbetler geliştirmek zorunda kalır ve sosyal olurlar hemen. şimdi; evet, biz
pisuvar kültür ve zevkine sahipken, sizin yaşadıklarınızı da yaşayamıyoruz.
doğru. bu sebepten d
13 ocak 2006, cuma. 1308
geceleri televizyon izliyorsanız bilirsiniz. spor aletlerinden başka bir
de mecik balıt (magic bullet ya da sihirli kurşun gibi bir şey) diye bir alet
var. bir nevi karıştırıcı. üç ila on saniye arasında her şeyi yapabileceğinizi
iddia ediyor sunanlar. girdim, araştırdım. buldum. tarifleri
burada.
karıştırıcınız varsa (örneğin bizdekinin ismi rondo) koyun, karıştırın. tarifler
güzel.
she sells sea shells on the sea shore, the shells she sells are shell i
am sure diye bir tekerleme daha vardı.
0220
her şeyi bırakalım. bir katil. yani birini öldüren birisi, nasıl oluyor
da modern adalete göre beş on yıl cezaevinde kalıp ardından çıkabiliyor. tamam,
ben biraz daha açık görüşlüyüm. öldürdü, geçti. bitti artık. fakat, eğer
ailesini düşünürsek, yaptığının kamu tartısında suçun önde gideni olduğunu
düşünürsek... böyle bir af yok.
11 ocak 2006, çarşamba. 1151
yine aynı şey oluyor. finaller geliyor, ben buraya finallerin geldiğini
yazıyorum ve yine finallere çok çalışmam gerektiğini belirtiyorum. ardından?
hiç. sınava girmeden biraz bakıyorum, böylece, tekrar kalıyorum.
ve evet, sonunda vega'nın mp3ünü ben de indirdim. sonra fark ettim ki;
ben bu şarkıyı sadece arabada türkçe pop çalan bir radyo frekansı, ki bu frekans
yüksek frekansla powerturk (99,7) oluyor, dinlerken seviyorum.
bazı şarkıların, bazı ezgilerin yerleri var. örneğin, tipik bar
şarkılarını evde dinlemek çok sıkıcı. gerçi onları barda da dinlemek sıkıyor
artık. hep aynı. neyse, konumdan vazgeçmeyeyim. öyle şarkılar oluyor ki, mp3ünü
indirmek istemiyorum. istemiyorum, çünkü onun tadı bilgisayarda ve sürekli
dinlenince bozulur. büyüsü kaçar. sadece bir mp3 olur o. hatıraları eksilir,
hatırlattıkları azalır. şuna benzetebilirim belki: kabak tatlısını çok
seviyorsunuz, örneğin. her gün kabak tatlısı yemeye başlıyorsunuz ve sonunda
kabak tadı (!) veriyor. böylece, siz kabak tatlısından sıkılıyorsunuz. sıkılınca
da uzun bir süre yemiyorsunuz/dinlemiyorsunuz. ertesi ilk dinleyişinizde de,
size o eski tadı değil de ne çok yemiştim bir aralar, baymıştı beni anısını
hatırlatıyor.
lipton'un yeşil çayı, kesinlikle doğadan'dan daha güzel. ayrı bir tazelik
var sanırım içinde. vanilya ve karamel çayları da var. hatta hat çaklıt ti
çıkartmış doğadan. hiçbiri güzel değil, bence. olmaz yani. kek mi bu, çay mı.
goralı çorba olur mu.
9 ocak 2006, pazartesi. 0012
geçenlerde pek sevdiğim the o.c. film müziği olan jem'in şarkısı
çalıyordu ve ben bir otobüs durağında otobüsü beklerken, kebapçıya üç beş tüp
getirmiş olan tüpçüyü izliyordum. şarkıyı beğenip tekrar dinledim. tüpçü
yaklaşık beş boş tüp koydu kamyonuna ve dolularını içeri bıraktı. ardından
şarkım bitti, tüpçü gitti. plakası jem idi. tesadüf. hayatın gizli geometrisi.
vardiya'yı nöbetleşme çalışma, posta diye açıklıyor tdk. köküne indim.
bilmiyorum neden indiğimi. durup dururken ilkan neden vardiya sözcüğünün nereden
geldiğini düşünür sorusuna gerçekten verebileceğim bir cevap yok. fakat,
"vardiya sözcüğü nereden gelmiştir ilkan, sence" diye soran olursa "var diye"den
gelmiş derim. düşünün. ben varım diye, mehmet çalışmıyor. mehmet vardiye ben
çalışmıyorum. var diye » vardiye » vardiya
yaklaşık yetmiş yaşında çökmüş bir dedeyi, otobüse yetişmek için
bastonuna abana abana, ağır aksak fakat koşmaya çalıştığını düşünün. ağzında da
yanan bir sigara. komik.
"çift haseki paşa" ve "fıstıkçı şahap"tan sonra "hoşafı iç, tası kapa"yı
öğrendim biraz önce. birileri de anastas mum satsana'nın tersinin yine kendisi
olduğunu. bununla birlikte ey edip adana'da pide ye'nin de tersinin aynı
olduğunu bilmeyerek şaşırtmıştı beni. ayrıca, bu sözlere bir şey deniliyordu
fakat unuttum.
bakırköy'de yürüyordum sanırım. bir ufak çocuk, babası ile yürüyordu
önümde. çocuk sürekli su kanallarından yürüyordu. hani, taş yollarda eğimin suyu
ilettiği su akarlarından bahsediyorum. yürürken, artık kanıksamış olan babası,
hadi ayrıl tren yolundan şimdi dedi. gülümsedim.
cep telefonuma buraya yazmam için kaydettiğim notlardan üçü küresel
ısınma içerikliydi. etkilenmişim biraz (!) neyse ki havalar soğudu da aklım
başka şeylere de çalışıyor artık.
8 ocak 2006, pazar. 2252
rüyamda çok hızlı giden, arkasında iki birbirine yakın ince
tekerleklerini düz ve kapalı tasarımlı bir jant ile örtmüş, kırmızı, aerodinamik
tasarımlı tek kişilik bir çeşit scootera biniyordum. çok ama çok hızlı
gidiyordu. bir üst modelini de gördüm, tekerleksizdi. yere yakın fakat uçarak
gidiyordu. o, benim kullandığımdan da hızlıydı. sonradan düşününce; madem o
kadar hızlı ben açıkta nasıl da rüzgara kapılıp gitmiyordum diye sordum kendime.
e rüya, dedim, ancak o kadar mantık olabiliyor.
deniz otobüslerinde bebek bakım odası bile var. ido iyi idare ediliyor
gibi. devam etsin.
ido dedim de, mavi yolculuk istiyorum. herhalde herkes istiyordur. merak
ediyorum nasıl olacağını. sanırım yalnız olmak istiyorum mavi yolculuk
sırasında. henüz aklıma yanımda olmasını istediğim biri gelmedi.
1227
ben bahsetmiştim. insanlığın sonu kehanetlerim arasında kuş gribi benzeri
bir mikroptan da söz etmiştim.. korkmuyordum aslında kuş gribinden. hiç de
dikkat etmedim orada burada tavuk yerken. fakat, geçen gün fark ettim ki
yiyeceklerimi dolaylı yoldan da olsa tavuk dışına kaydırmışım. evet, tavuğu da
hindiyi de seviyorum ve yine evet banvit, pınar mınar rahatlıkla yiyebilirim.
düşünün, tavuk üzerine ticaret pazarında nasıl çatlaklar oluşacak şimdi. ben
sanırım ikinci sınıftayken tavuk döner istanbul'a girmişti. aynı simit sarayları
gibi tavuk döner de bir anda patlamıştı. güzel bir tat idi. on ya da on üç bin
lira olması gerekiyor ben yerken. on beş bin de olabilir. ayran ile birlikte.
şimdi, tavuk döner de hayatımızdan çıkar herhalde. şakası yok. baya yayılmış bu
kuş gribi. ne kadar çok yayılırsa, o kadar çok alelade bir grip mikrobu ile
evrim geçirip mutasyon yeteneği kazanması artar, naçizane biyoloji bilgime
dayanarak. yüz elli milyon kişinin ölümü söz konusu denmişti açık radyo'da, açık
gazete'de. hayırlısı diyeyim.
6 ocak 2006, cuma. 1343
cumaları saat üç buçukta olan ekonomi, aslen türkiye ekonomisinin
kantitatif analizi, dersime bir türlü zamanında giremiyorum. hep geç kalıyorum.
bu saatte geç kalmamın tek nedeni, evde bulunmak ve dışarı çıkmayıp mayışılacak,
playstation oynanabilecek uygun bir zaman olması olmalı.
erkekler ve kadınlar eşit-değildir. insan haklı bakımından, evet,
eşittir. eşitiz. fakat ağır bavulları erkekler taşır kız arkadaşları yorulmasın
diye. güç, cesaret gerektiren işler hep erkeklerin üzerindedir. sorgulayacağım
şey bu değil. muhtemelen, dünyada sadece bir dişi ve bir erkek olduğu zamanlarda
iki cins de eşitti. birisinin pipi, birisinin de göğüs çıkıntıları vardı. o
zamanlar güç olarak da eşit olduklarına inanıyorum. peki. sonra ne oldu da
sürekli erkek güç gerektiren şeyler yapmaya başladı ve böylece evrim gereği
gittikçe güçlendi ve şu anki fark oluştu? gerçekten eşit olabilirlerdi ama ikisi
de aynı anda meyve toplamaya ve geyik öldürmeye çıkmadılar. peki kadını "yaprak
kopartıp toprağa koyayım da daha rahat yatalım" ve erkeği "böyle yemeden nereye
kadar, et lazım" demeye iten neydi? neden bayan "gideyim de birkaç boğa
öldüreyim de yiyelim, erkeğim de mango salatası yapmıştır şimdi" dememiş. bu
fark nereden kaynaklanıyor.
aklıma harika bir fikir geldi. farkındasınız. herkes koşuşturuyor.
özellikle istanbul'da. sürekli bir koşuşturma, yetişme söz konusu. benim
birazdan derse yetişmem, sabahları beş yüz kişinin aynı otobüse yetişmesi,
malların piyasaya yetişmesi. sol merdiven neden boş metroda? yetişmesi gereken
birileri var. hepiniz dikkat etmişsinizdir; metrodan ilk çıkan daha hızlı adım
atar. bir birinci olma isteği söz konusudur. arkasındaki ise bazen koşmadığı
halde hızlı adım atar. bunu kendimden biliyorum. birkaç defa, kendimi hızlı
yürürken yakaladım ki vücut itibarıyla şişman olduğum için adetim değildir hızlı
yürümek. çok uzaklaştım ana fikrimden. koşuşturmadan destek alarak, aslında
yaşamamız gereken birçok şeyi kaçırdığımızı söyleyecektim. çok çalışması
gerekiyor herkesin. neymiş efendim, haftada kırk saat. 40/(7*24)=%23
anlayacağınız hale getireyim; yetmiş beş yıl yaşarsanız hiç ara vermeden on yedi
- on sekiz yılınız çalışarak geçiyor. az değil. yirmi yılınızı uyuyarak
geçirdiğinizi düşünürseniz zaman kalmadı geriye. özet olarak, iki gün yerine
hafta sonu olarak dört gün yapsak ve üç gün çalışsak, dünya olarak, daha mutlu
oluruz. mu?
2 ocak 2006, pazartesi. 2322
yılın ilk yazısı. merhaba.
yıl ve zamanı sorguladım biraz. kim ve neden yılı on iki ay yaptı? dört
ay olsaymış, mevsimlere uygun.
30 aralık 2005, cuma. 2111
son demiştim, pratikte son bugün. yarın yazamayacağım herhalde.
otobüste bir adamın ağzını burnunu dağıttılar. evet. kanlı manlı oldu
ortalık. bir kadın lütfen artık rahatsız etmeyin dedi. bir suskunluk oldu.
başlar çevrildi. adam karşı çıktı. kadın bağırdı. adam tokat attı. ardından adam
çevredekiler tarafından yumruklandı. bağırışlar oldu, atın dışarı dendi.
atılmadı. kanlar içinde oturdu. yer verdim kadına. hamileymiş. heyecanlıydı.
acıdım. üzülmedim.
dün televizyonun bozulduğunu gördüm. bozulma zamanı da gelmişti. on beş
yıldır sanırım kullanılıyordu. her şey tek tek geride kalıyor.
minibüslerin kornalarını sökmek gerekiyor. böyle bir kanun çıkarılsın,
lütfen. bu kadar fazla ses çıkartılmamalı.
rastlantısalsa aşk olur.
saydamlığın olmadığını düşünür müsünüz? camların ışık geçirmediğini.
saydam herhangi bir şeyin olmadığını. tüm yaşam tepetaklak olurdu herhalde. çok
garip ki cam diye bir şey var.
1156
bu büyük olasılıkla bu senenin son yazısı olacak.
babam ile yılda bir ya da iki kere yaşadığımız bir soğuk savaşın
içindeyim yine. istediklerini yaptırma, egosunun sağlam olduğunu gösterme isteği
içinde. küçük şeylerden huzursuz olup, onu dinlemediğimi sanıyor ama aslında
söyledikleri sadece kendine göre mantıklı. bir de babama karşı çıkmamam onu daha
çok zorluyor. kesinlikle, insanlar bazen kavga ile besleniyor.
büyük dedem. yani babamın babasının kardeşi. büyük dedemi de çok severim.
dedemden büyüktür ve biraz aksidir ama babamın tarafındaki çoğu kimse gibi
o da iyi yüreklidir. bu girizgahın ardından, asıl söylemek istediğim: büyük
dedem bizi, torunlarını, çocuklarını öpmez. öper gibi yapıp koklar. o kadar
içtendir ki, gerçekten o klişe anlatılmaz yaşanır burada geçerlidir.
29 aralık 2005, perşembe. 2356
lütfen, bir yakınım bir daha göremeyeceğim şekilde kaybolursa, senin
anlayacağın ölürse, bana birkaç gün izin ver. hiç kimseyi görmek istemeyecek,
hiç kimse ile olmak istemeyeceğim. biliyorum. belki tek başıma çok ağlarım,
belki tek başıma çok gülerim ama ortak bir paranteze iki cümleyi de tek
ile alırım. birkaç günün kaç saatten, kaç dakikadan oluşacağına da sen karar
vereceksin. anlarsın, umarım.
27 aralık 2005, salı. 2335
ne güzel, di' mi. iyice boşladım yazmayı. devam edeceğim. merak etme sen.
merak etme sen.
ihsan oktay anar'ın da hakan günday ve zülfü livaneli gibi okumadığım
kitabı kalmadı. son okuduğum efrasiyab'ın hikayeleri'ni de beğendim. vasat
diyecekken düzelti kitap. şimdi ise gecenin sonuna yolculuk'a başlamadan,
yabancı'yı -albert camus- okuyorum. dikkat ediyorum, çevremdekiler de benzer
kitaplar okuyor. bazılarına ben öneriyorum.
19 aralık 2005, pazartesi. 2212
serin rüzgarlar ayazın geleceğini haber verirken, güneş kim bilir
nerelerde dolaşır. grinin sarıyı yuttuğunu söylerler, haklılar. boğar gri.
beyazdan daha sonsuzdur; cennetten cehenneme açılan kapıdaki ilk yoldur. en son
görünür siyah sonsuzluk... elinde bir şişe vardı, onu da bıraktı. şişe düştü,
patlamadı. yavaşça aktı içindeki şarap. kırmızı. kırmızıya vahşi derler,
doğrudur. kan kırmızıdır. kan, kırmızıdır.
13 aralık 2005, salı. 2226
güneşli ama serin bir hava vardı bugün. güneş iyi ısıttı aslında.
12 aralık 2005, pazartesi. 0949
günaydın. bir haftadan bir gün fazla olmuş yazmayalı. güzel geçiyor
günler, ehliyetimi aldım bu arada. birazdan da size bir haftadır cep telefonuma
kaydettiğim gözlemleri aklımda kaldıklarınca anlatacağım.
gamze ismini gzm diye kısaltıyorlar takma ad olarak ve her seferinde ben
gomez diye okuyorum. bir meksikalı var içimde anlaşılan. tekila da severim.
ayrıca, serbest çağrışımdan: kadıköy trip'te meksikalı kahve var. kahvenin içine
tekila koyuyorlar. yakışmış.
meme pipi kuku popo. hepsi de cinsellik, hepsi de kolay söylenebilir,
bebekler için kelimeler. dede ve baba gibi. bir benzerlik var ama ortak amaç ne
çözemedim.
4 aralık 2005, pazar. 2001
evliliğe karşı olmamın azaldığını, artık daha sıcak baktığımı yazmıştım.
çözümlemelerimde yavaş yavaş dayanacak birilerini bulmam gerektiğini düşündüğüm
için evliliğe reddimin azaldığını fark ettim. hani taşıdığım çantanın ağır
gelmesi durumlarında çantamı biraz kaldırabilecek birilerinin olması iyi
olacaktır. tabii bu bir benzetme.
3 aralık 2005, cumartesi. 0051
yeterince içtim, iyiyim. cuma geceleri peyote'yi seviyorum.
1 aralık 2005, perşembe. 1107
bugün aralığın ilk günü. yılbaşında ne yapacağım stresi sarar çok
yakında. herkesin eğlendiği bir gün, ben de eğleneceğim. bu yarışta, en çok
eğlenebilen kazanıyor. umarım güzel geçer.
bugün nümerik analize ihanet ettim ve gitmedim. bir daha gitmezsem
kalacağım sanırım. oysa bu sabah gidebilirdim. çok haylazım. uyuyarak zaman
geçirdim.
sabah keyfi yapıyorum neredeyse evden erken çıkmadığım her gün. kahvaltı
etmeden bir bardak çay ile bilgisayar başında güzel bir müzik. ardından
kahvaltı. bazen beni sıksa da çok güzel kahvaltılar hazırladığım oluyor kendime.
bu arada, dün gece yaptığım sosis tarifini vermek istiyorum. iki tane sosisi
alıyorsunuz, yağsız teflon tavaya, boyunca çizilmiş derin olmayan çizikler ile
atıyorsunuz tavaya. ardından tava yanmaya başlıyor. o zaman biraz halis
zeytinyağı döküyorsunuz. dumanlar çıkıyor. çok egzotik bir şekilde tavayı
sallayarak sosisleri harlı ateşte pişiriyorsunuz. bir iki defa daha yağ dökmeniz
gerekebilir. hepsinde çok az döküyorsunuz. en sonunda, tavanın altını kapatıp
tavaya doğru kırmızı pul biber serpiyor ve tekrar sosisleri ileri geri tava ile
oynatıyorsunuz. sosislerin etrafı kurabiyeye dökülmüş fındık gibi kırmızı biber
oluyor. servisi de güzel, tadı da. haydi afiyet olsun.
mükellef kahvaltı hazırlamakta üzerime yok. şimdi de o kahvaltılardan
birini tüketiyorum. mis. kıskanabilirsin.
çıplaklığa karşıyım. hiç estetik değil.
30 kasım 2005, çarşamba. 2157
kadınlar ve erkekler, yaşlılar ve çocuklar, herkes ama herkes bellerinde
bir şey taşıyor. pantolon, etek, şalvar, her ne ise fark etmez ama bu giysiler
bele asılıyor. bel sıkıştırılıyor. yüzyıllardır böyle. yakında buna yönelik
evrimleşme başlar ya da aslında başlamıştır bile.
bugünlerde diğer aktivitelerim gibi günlüğüme yazmaktan da pek zevk
almıyorum.
28 kasım 2005, pazartesi. 1022
albüm albüm mp3 indirmeye devam ediyorum. evet, korsanım ama bunca albümü
alacak param olsaydı, tabii ki güzel bir arşivi fiziksel olarak da yaratmak
isterdim.
bu günün hürriyet gazetesinde, ilk sayfada ana haber olarak bir bakanın
eşinin fotoğrafı vardı. bir ilin herhangi bir lokantasında protokol yemeği
yenirken, yirmi erkek aynı masada, kadın ise bir yan masada yemek yiyordu. kadın
tek başınaydı ve yakalayan fotoğrafçı kim ise, tam kadının dalıp gittiği anı
yakalamış. içim burkuldu. yazık. kabul ettiği hayat aslında layık olmadığı bir
hayat. ne kadar türbanlı da olsa acıdım. bir saniye. kabul ettiğine göre, o
hayata layıktır. değiştirdim fikrimi. ortaokulda bir din hocamızın da dediği
gibi herkes hak ettiğini yaşar.
dün, sabah ezanı ile uyanarak ehliyet almanın ikinci aşaması olan
direksiyon sınavına girdim. herhalde geçmişimdir ama büyük eziyet oldu
gerçekten. ardından eve dönüp uyumaya devam ettim.
dünün akşamında ise efes pilsen blues'una davetiyem vardı. çok
eğlenceliydi. birkaç seyirciyi sahneye çıkardılar ve çok eğlenceli oldu. castin
timbırleyk tipli bir çocuk da sahneye çıktı ve tam adına yakışır hareketler ile
dans etti. bunun yanında; bir de hayatı bilgisayar olan tipli bir iri adam çıktı
ve o da eğlendi sahnede. izlemek müthişti. ağzım ağrıdı gülmekten. çalınan müzik
de tabii ki tatmin ediciydi. bu arada, ketrin'in sahnesine çıkan sahnenin sol
tarafındaki üzerinde yeşil uzun kollu kalın penye (sweatshirt'ün türkçesi: uzun
kollu kalın penye) giyen ve kendine özgü dans edip çok eğlenen hatunu buraya
kazıyayım ki, unutmayayım. bir de üflemeli çalgıların ne kadar güzel bir tınısı
olduğunu ve keşke üflemeli bir çalgı çalabiliyor olsam da dedim.
25 kasım 2005, cuma. 1037
babaannem... tahmin edemezsiniz sanırım ne kadar iyi birisi olduğunu.
gerçekten edemezsiniz. çocukları için değil, sanki torunları için yaşar. bu
durumda; çocukları çatlayabilir. iki yüzlü, içten pazarlıklı olabilecek kadar
akıllı değildir. bu sinsiliğinin yerine iyimser bir duygu topağı var içinde..
yuvadaydım. uyuma saatinde altıma kaçırmışım. yataktan kalkanın ayaklarına
vuruyorlardı, ondan kalkmadan altıma kaçırmıştım. hatırlıyorum. sonra beni
tuvalete götürmemişlerdi. tüm ailem çok sinirlenip beni o yuvadan almışlardı.
babaannem "ben bakarım, vermeyin çocuğu yuvalara" deyip beni yanına aldı. iyi ki
de öyle yaptı. ayrı kokusu, dokusu, anıları olan bir dönemdir babaannemin bana
baktığı yıllar. bazı ritüelleri olan, çoğunlukla aynı geçen ama çocuk olmamın
verdiği mutlulukla hiç sıkılmadan yaşadığım günler. sanırım bundan on beş yıl
önceydi tüm bunlar. on beş çarpı üç yüz altmış beş gün önce. hani büyüklerimiz
"buraları bağ bahçe idi, şimdiki hallerine bak" derler; işte ben de babaannemlerin
orayı, rami'yi, bomboşken hatırlayabiliyorum. en yüksek apartmanın üç kat olduğu
zamanlarda. şimdi ise babaannemlerin evi dışında en az altı katlı bütün
apartmanlar, cep telefonunuz çekmeyebiliyor aralarında olunca.
kışın soba yanardı. dedem patates gibi ayva atardı akşamları külün içine.
kestane pişerdi üzerinde. çay sobada kaynardı. sabah ekmekler sobada kızarırdı.
bunca kokuyu yaşamadan büyüdüyseniz adınıza üzüldüm. mandalina yiyip kabukları
sobaya atardınız ve hoş bir yanık kokusu gelirdi burnunuza. sobanın yanında, bir
leğende yıkardı babaannem beni. yoldan geçen naylonculardan aldığı beyaz bir
metre çaplı bir leğen. üşümeyeyim diye salonu banyo yapardı bana. sabah
kahvaltısının ardından, pek azınızın hatırladığı dizileri izlerdik babaannemle
beraber. ben, sandalyeleri ters düz çevirip bir şeylere benzetmeye çalışırdım.
belki bir araba, kamyon, egzersiz aleti gibi. kışsa fazla dışarı çıkmazdım,
yazsa kahvaltıdan sonra öğlene kadar sokakta olurdum. "ben sokağa çıkıyorum"
cümlesini kurmayalı o kadar zaman oldu ki. sokaktan öğle yemeğine gelirdim.
yemek yer, ardından müfettiş gecıt, sosyal mesaj veren iki polisin olduğu o
çocuk programı, transformers, thunder cats ve ninja kaplumbağaları izlerdim.
ardından uyurdum. uyandığımda tekrar dışarı çıkar, akşam ezanına kadar dışarıda
kalırdım. "çünkü akşam ezanından sonra iyi çocuklar evine girer"di. annemler
gelirdi her çarşamba akşamı ve her cuma. cuma alırlardı beni, evimize giderdik.
çarşambaları ise beni görüp onlar eve dönerlerdi. bazen cumaları bile uyuma
taklidi yapardım eve dönmemek için. fazla iyi taklit yapamadığımdan (!) babam ya
izin verirdi ya da evimize dönerdik. üst katta amcam, yengem, bir büyük dişi,
bir de küçük erkek kuzenim vardı. küçüklüğü ben büyüttüm sayılır. tabii, beni de
yengem büyüttü sayılabilir. özlemim yazdırdı bunları.
uyumadan önce, yatakta gözlerimi kapatırsam bazen göz bebeklerim kapalı
halde aşağı kayıyor. bu da acı veriyor ama yatınca bunu engelleyemiyorum.
kafanızı eğmeden aşağıya bak, anlayacaksın ne dediğimi.
bu akşam nouvelle vague, yarın nardis, pazar da blues'a gitmek istiyorum.
bakalım hangilerini yapabileceğim.
yine cuma oldu, farkında mısın? boş geçmesine rağmen hızlı geçiyor şu
zaman. demek ki boş da geçmiyor demek geliyor içimden ama bu hafta içinde çok
sıkıldım. geçti.
24 kasım 2005, perşembe. 1929
iki gündür kıçımı sıkıp gittiğim derslere hocalar gelmiyor. dün karar
teknikleri, bugün de istatistikte nümerik analiz dersimin hocaları şu veya bu
şekilde gelmediler. boşu boşuna gitmiş oldum. boşu boşuna sabahın köründe
kalkıp, nümerik analiz yapacağım gazı ile gittikten sonra; hocanızı servis
almamış. otobüsle ancak öğlene gelir tarzı bir açıklama yaptı asistan. sağ
olsun. dün ise, sadece yoklama alındı. hop. eve.
öğretmenler günü diye, okuldan sonra arkadaşıma gittim. lisemin hemen alt
sokağında oturuyor. lise hocalarımızı ziyaret edeceğiz diye beklerken
uyuyakaldık. neyse, mesaj ile idare ederler herhalde.
eskiden yaka takardık; önlüklerimizin üzerine. birçok çeşit yaka vardı,
hatırlıyor musun? örneğin üzerinde atatürk kabartması olanlar vardı. tam yakanın
uç köşesindeydi kabartmalar. milli eğitim bakanlığı'nın simgesindeki kitap
kabartmalı olanlar vardı. çiçekli olanlar vardı. hatta pek nadir olarak tercih
edilen, komple desenli olanlar vardı. bazıları sertti. ya anneler kolalıyorlardı
ya da içleri mukavvalıydı. benimkisi en güzeliydi. hiçbir şeyli. ne üzerinde bir
şey vardı, ne kumaşı farklı, ne de sert. bir tane de yedeği vardı. kirlenince
yıkamadan değiştiriyordu annem. bir tane daha almıştı
22 kasım 2005, salı. 2136
young adam'ı -genç adam- izledim. çıplak vücut cinsellik dışında
kullanılınca daha çok hoşuma gidiyor. öyle tam kadraj memeyi alacakken sahne
değişimi, pipi çıkacakken araya giren çiçek görüntüsü gibi basit şeyler filmin
film olduğunu meydana çıkardığı için hiç hoşuma gitmiyor. bana, tam filme
dalmışken kamerayı ve bilerek böyle çekildiğini hatırlatıyor.
"ya, demiştim ben sana pastel mavi yün kazak seni babaanneme benzetir
diye" dedi ve gülümsedi. kız sustu. şakaya vurmak istedi ama gayreti yoktu.
sıkılmıştı belli. "olsun" dedi, "napalım, bugün de böyle giydim işte". tekrar
gülümsedi ama öncekinden daha mutsuzdu. kızın durgunluğunu anlamadı ama anlamak
da istemiyordu. ona karşı olmadığını biliyordu. zaten o kadar da samimi
değillerdi. "sonra görüşürüz şimdi eve gitmem lazım" dedi kız. "hoşça kal" dedi.
gitti.
içimdeki sıkıntıyı fark eden oldu mu benden başka? olmadı. gıdıklasın
biri beni. gıdıklasın ama mümkünse bir olta ile sağ kaba etimin dört parmak
yukarısından gıdıklasın. gıdıklasın ama burada değil, nepal'de gıdıklasın. sıcak
bir şömine önünde, meksika yemeği yerken gıdıklasın. bir elimde hurma olsun, bir
elimde sosis. kimono giymiş olayım ama altımda kelvin kılayn don olsun. üzerimde
aslanlar tekstil pantolonu ve lakost kazağım olsun.. gideyim, di' mi. yeter
artık.
1054
mine artu'nun zula'sını okumaya çalışıyorum. ta rockistanbul'da
başladığım, düzgün okumadığım için piç olan kitaba önceki hafta, yani tam sınav
haftasına girerken tekrar başladım ve tekrar piç oldu. o kadar sürükleyici bir
hikayesi yok ya da ben henüz sürüklenebileceğim bir yere gelemedim. umutluyum
ama direncim kırılmaya başladı. "haydi amat'ı oku, boşver şu hatunu" diyerek sol
aparkatlar yiyorum ve "bu kitabı bitirmezsem ancak on yıl sonra tekrar
okuyabilirim" gardım düşmeye başladı.
gideyim diyorum. italya'ya. oradan belki ispanya'ya.
21 kasım 2005, pazartesi. 0208
kafamı geriye attım
ve gözyaşlarım geldi
hapşırırmışım gibi
kafamı öne attım.
kızlar gibi salya sümük
ne varsa durmadan akıttım
hiç yaşamamışım gibi
hepsini silip attım.
blognotumun şeklini bozmak, benim gibi takıntılı bir adamın her an yapacağı bir
iş değildir. nedeni çok duygulanmamdı; duygulandım, geçti.
20 kasım 2005, pazar. 2156
önyargılarımla aramız çok iyi. ben durun dediğimde duruyor, gidin
dediğimde gidiyorlar. bazen hiç gitmelerini istemiyorum. biraz önce
metallica'nın eski bir şarkısı çalarken fark ettim bunu. neden mi? şöyle
anlatayım; çeşitli yeni ve bence hepsi aynı olan şarkılar üreten coldplay,
audioslave gibi grupları dinlemiyorum. belki bu anti-popülist yaklaşımımdan
dolayı, belki de "tamam iyi ama daha farklı olsalar keşke" önyargılarımdan
dolayı. fakat, yılların grubu metallica'yı, yılların grubu metallica olarak
değil de, radyoda yeni duyduğum bir şarkı olarak dinleyince, gerçekten
coldplay'in de böyle bir şarkıyı çalabileceğini düşündüm ve bizimkileri geri
yolladım. artık bana audioslave şarkıları önerebilirsiniz.
evliliğe karşı kalkanım fark ettiğim üzere biraz düşmüş. babamın
geçenlerde hastanede olduğu günlerde, babam ile ilgilenen birkaç tatlı
hemşireyi, ki kesinlikle hemşire fantezisi kurmadım, eşim olarak kabulleneceğimi
düşündüm. nedenini sorguladım ama kendi psikanalizimi yapamayacağımdan kelli,
bir yere varamadım. çok şefkatliler ve benim şefkate ihtiyacım mı var? yoksa,
annem gibi babama iyi bakıyorlar ve oedipus kompleksi sırtımı mı sıvazlıyor?
-bilmem.
eve dönmek için öğle üzeri okuldan çıkmıştım. metrodan indim ve
şirinevler durağında, evime doğru gelen otobüslerden birine takılmak, beni en
azından evimin yakınlarına kadar götürmesi için karşılığını akbilimden almasını
istemek için bekliyordum. durağın önünden otobüs ve arabalar, arkasındansa
(~kaldırayım seni) minibüsler geçiyor. o sırada, arka yoldan, minibüslerin
arasına karışmış başka bir minibüs gördüm. üzerinde diyaliz hastaları nakil
aracı ve bir hastane ismi yazıyordu. içine baktım. içim burkuldu. merhametim
üzerimizden geçen uçak kanatlarına doğru yükselip geri geldi. o kadar acınacak
haldeydiler ki, bir an acıdım ve sonra otobüsüm geldi.
belki bir gün okurum da unuttuğum anılarımı buradan ve tekrardan
hatırlamış olurum departmanımdan: önceki evimiz fatih'teydi. küçük bir evimiz
vardı. yanlış hatırlamıyorsam doksan metrekare demişti babam. salonu da bir
katalitik soba ile ısınabilecek büyüklükteydi. yine ebeveynlerimin anlattığı
üzere en sevdiğim şeylerden biri, daha kumandası bile olmayan televizyona arkamı
dönüp oyuncaklarımla oynamak oluyormuş. reklamları ise ezbere biliyormuşum.
reklamlar başlayınca müziğinden repliklerine tüm reklamı reklamla birlikte
tekrarlıyormuşum. oyuncaklarım çoğunlukla legolardı. bazen de kendim keşfettiğim
bir oyun oynardım, bu paragrafın ana anlatım nedeni de bu oyunu buraya
aktarabilmekti. tahta çerçeveli camın yanında duran televizyonun yanında da
vitrinimiz vardı. vitrin üç bölümden oluşuyordu. televizyonun durduğu
televizyonluğa en yakın olanı, aslında televizyon koyulsun diye büyük bir boşluk
ve onun üzerinde de herhalde video çalar koyulsun diye daha küçük bir boşluktan
oluşuyordu. koyu renkli tahtalardan oluşan tüm vitrinin ortada olanı ise, bir
gün benim üzerime düşmüş dev iki kanattan oluşan cam vitrindi. arkası aynalı,
içinde; camdan rafların üzerinde duran gümüş ve kristalleri bulunduran bir
vitrindi. üçüncüsü ise en sıkıcı olanıydı. boyunu ortadan ikiye bölmüş ikişer
kapaklı büyük dolaplardı. dönelim ilkine. o televizyonumuzun aslında bulunması
gereken yerde de kristaller vardı. bilirsin, kristaller ağırdır; kalın ve
işlemeli camdırlar. onların üzerine, babamın ve annemin açılmamış sigara
paketlerini koyardım. vitrinin biraz ilerisine bir minder koyup, balonumla
birlikte mindere otururdum. oyunuma balonumu havaya atarak başlardım. elleri
kullanmak yok. sadece düşen balonu kaldırmak için ayaklar ve vitrindeki
kristallerin üzerindeki açılmamış sigara paketlerini devirmek için balona vuran
bir kafa. bu kadar.
çözünürlüğümü film izlemek için düşürmüştüm. düşük çözünürlükte daha uzun
görünüyor yazılar. yana doğru olan payları az olduğu için on kelimede bir yeni
satıra geçiyorum. film dedim; bugün iki tane izledim. birisi nadir güzellikteki,
kuventin tarantino'nun da bir bölümünü yazdığı four rooms -dört oda- idi.
ikincisi ise hayatımda izlediğim belki de en saçma film olan batman begins
-batman doğuyor mu, başlıyor mu. her ne haltsa- idi. birazdan kurtaralım diye
paris hilton'u oynattıklarını düşündüğüm house of wax'ı -yapış yapış bir film ya
da mumya evi diyelim- izleyeceğim. belki batman begins'den daha saçma yapmayı
başarmışlardır. ayrıca, her kim war of the worlds -dünyalar savaşı- filmini
güzel buluyorsa, hata ediyordur. küt diye bitirmiş pek saygıdeğer şipilbörk.
filmi izlediyseniz, bir dahaki paragrafa geçin: ne o öyle, tüm dünyanın
arabaları çalışmıyor, bizim tom'un arabası çalışıyor. neymiş efendim, cart curt
bobinini değiştirmişmiş. ayrıca, arabalar marabalar çalışmıyor ama mis gibi
trenler, vapurlar çalışıyor. ayrıca ne o öyle; tripod dedikleri, türkçe'de üç
ayaklı sehpa anlamına gelen yaratıklar insanları kesesine toplayıp
yerlerken tüm insanlar yusuf yusuf bakıyorlar da, tom içeri doğru çekilince
"aman! bu holivut yıldızı mıdır, tutalım bunu. bunu içeri çekmesin hain makine"
mi diyorlar. hele o makinelerin her şeyden güçlü olup, aniden gripten (!)
ölmelerine ne demeli. "bırakın bu işleri, ilerleğin artık."
1436
evden çıkan ebeveynlerim donup geldiği için bugün dışarı çıkmamayı
düşünmeye başladım.
torrente o kadar abandım ki, başka sayfaları gezmek imkansız oldu. yine
de harika bir caz arşivine ulaşmamı engelleyemeyecek. gerçi bugün "dur asit caz
indireyim" derken "hepsi elektronik olmuş bunların" dedim indirme listeme
bakınca. olsun, onlar da güzel.
ben hiç üç koltuklu lüks otobüslere binmedim. ilk seyahatimde onlardan
birini kullanmak istiyorum.
1213
dardanel'in hafif ton balığını satın almıştım. beğenmedim. kutuyu açınca
tüm yağları en üstte kalmıştı, temizledim. ardından suyunu da tamamen süzüp
tadına baktım. güzel değildi. birkaç tane çözümüm var; birincisi önceden de
anlattığım hardallayıp kızarmış ekmeğe sürmek. diğeri bol baharat ile tadını
unutturmak. bir diğeri de makarnaya yine baharat veya sos ile eklemek. hangisini
seçerseniz.
erken uyandım ama kalkamadım. yataktan çıkmak istemedi canım. genelde de
böyle oluyor zaten. yatak beni kucaklıyor. odamın şeklini değiştirdiğimden söz
ettim sanırım. yatağım eskiden dayalı olduğu duvar dışa açılıyordu. şimdi ise ev
tarafına, hatta kalorifer borularının yanına koydum. ayağım da peteğe uzanıyor.
lokum gibi, yumuşak ve tatlı uyuyorum. jaluziyi de kapayınca uyanabilmek
imkansız oluyor.
içten insanları çok seviyorum. tanımlayabileceğimi, doğru
betimleyebileceğimi düşünmüyorum ama içtenlikten kastettiğim sanırım zaten
betimlenebilecek şeyler değil. belki yaşayarak ya da yaşanılan örnekleri
sergileyerek anlatabilirim. saf, şeffaf iletişimleri olan, ikinci hamlelerini
tasarlamadan hareket edip, yalanlardan kurdukları iskelelerde yürümeyenlerden
söz ediyorum.
19 kasım 2005, cumartesi. 2031
eskiden kendime fazla pahalı olmayan şeyler almak için hedef koyardım.
garip bir cümle oldu ama demek istediğim eskiden biriktirmem gereken para yüz ya
da iki yüz doları geçmezdi. şimdi ise istediğim şeyler bin beş yüz doların
altında olmuyor. iyice züppe mi oldun derseniz, hayır. sadece almak istediğim
şeyler biraz pahalı sanırım. bir tane dijital slr fotoğraf makinesi istiyorum.
şöyle üç beş objektifi olsun. yirmi otuz filtresi olsun. bir de şu elektronik
davullardan istiyorum. odam fazla büyük değil ama sokacak yer bulurum elbet.
kendi kendime ritim öğrenmek istiyorum. belki içimde saklı olan davulcuyu
meydana çıkartabilirim, ne dersin.
dün client konseri vardı. kısa sürdü ama ateşliydi. balans'ta olan bu
müzik ziyafetini özel bir yerden, özel konuk olarak izledik. bu daha da güzel
yaptı konseri. gelsin içkiler, gitsin boş bardaklar. insanın mutlaka en az
birkaç tane güçlü tanıdığı olması lazımmış. bunu biliyordum, hatırladım.
parmağın el ile birleştiği yere değil de, baş taraflarına; yani ilk
parmak ekleminin biraz üzerine takılan yüzükler çok güzel duruyor, kızlar.
kendinize uygun olanı bulup kullanmanızı öneririm.
erkek ve kız ilişkilerinde bir sahne vardır hep karşılaştığımız. ayakta,
yan yana ama dip dibe durmayan bir kız ve erkekten erkek olan kıza doğru kolunu
uzatır ve kız kolun altına, ki bu durumda kola kol değil, kanat demek gerekiyor,
girer. erkeğe kendini bırakır. fakat tam tersi hiç gerçekleşmez. belki bir anne,
oğluna bunu yapabilir ama ilişki yaşayan iki kişiden dişi olan hiçbir zaman
erkeğe kol kanat gerip onu yanına almaz. bu da erkek egemen bir toplum
olduğumuzu kanıtlar. belki de tüm toplumlarda böyledir. ingiltere'de erkeği
yanına alan baskın kızlar var mı?
dini eleştiriyorum zaman zaman. insanların inanma, bağlanma isteklerinin
doldurulması gerektiğinden bahsediyorum. bir de ahlaki yönü var olayın. birçok
din yasağı, gerçekten yapılması hoş karşılanmayacak şeylerdir. yasa gibi
kuran'da da adam öldürmek, bir şeyler çalmak, tecavüz gibi şeyler engellendiği
gibi; yazılı bir kanun haline dönüşmemiş, etik toplum kuralları, ahlak olarak
kalmış şeyler de var. örneğin, başkasının önünü kesmemek, yardımseverlik gibi.
gelmek istediğim noktadan baya uzaklaşmış olsam da varmak istediğim nokta, dinin
insanlar için bir gereksinim olduğu. görünmez cezalara inansınlar ki, kötü
şeyler yapmasınlar. bu konuda, imamlara çok görev düşüyor. imamlar devamlı
allah'ın yolundan gidin, şöyle farz böyle günah demekle birlikte, şu kitabı
okuyun, şu filmi izleyin de deseler belki din, sosyal ve kültürel gelişimimizin
önünü kesmek yerine önümüzü açar. gavur şairlerin yazdıkları şiirleri
okuyan bir yaşlılar topluluğu hayal edebiliyor musunuz? ya da fransız filmi
izleyen sarıklı bir adamı?
türkiye isviçre maçından sonra, fifa başkanı olan aynı zamanda koyu
isviçre taraftarı kişi ani bir basın toplantısı yaptı. fakat fifa başkanı olmuş
bir adama yakışmayacak bir davranıştı bu. ayıp. sen hakemler daha raporlarını
vermemişken, muhtıra gibi açıklama yap. hele "isviçre değil de türkiye ceza alır
herhalde", "zaten kendilerini soruşturmamız için isviçre takımı bize başvurdu",
"ben bir isviçre taraftarı olarak çok kınadım böyle hareketleri" gibi cümleler
kurması "sen, yaşından başından utanmıyorsan bari bulunduğun mevkiden utan da
ona göre konuşmalar yap. yapamıyorsan, ya sonsuza kadar isviçre taraftarı olarak
kal ya da usturuplu konuşmayı öğren. akıllı bir gazeteci de çıkıp demedi: "sayın
başkan, başkansınız ama isviçre lehine konuşuyorsunuz. hiç yakışıyor mu." e,
çıkar dünyası. bazen ağızlar kapatılır ki, ileride kapattırılmasınlar.
imza diye araba çıkartacaktı bir adam. tamamen türk arabası diye.
dolandırıcı, sahtekar adamın biri. eski proton markalı arabaların genel
dağıtıcısı, şimdi hatırlamıyorum. fatih altaylı, bu adamı çağırıp yaptığı canlı
yayında adamın ne kadar dolandırıcı olduğunu çaktırmadan şöyle söylemişti. siz
bu imza'yı çıkartın, ilk arabayı ben satın alacağım. nitekim, imza çıkmadı ve
fatih altaylı araba almadı. aklıma geldi, yazayım da çıksın aklımdan.
kınadan nefret ediyorum. estetik değeri bence sıfır hatta eksi olan bir
rengi var. saça sürsen iğrenç, elin içine, avuca sürsen iğrenç. özellikle
tırnaklara sürmüyorlar mı. korkunç. sanırım biraz da alt kültür adeti halinde.
tam ne için yapıldığını bilmesem de yapanların yapmamalarını öneriyorum.
zencefil. nam-ı diğer ginger. çıkmadan önce dünyanın ulaşım sistemini
değiştirecek denilen alet ne kadar da fos çıktı, di' mi. ne hayaller kurmuştuk
oysa. şimdi ise, güzel pazarlandı gerçekten ile aklımızda sadece.
17 kasım 2005, perşembe. 1913
dün akşam arkadaşım geldi maç izlemeye. sonra da bizde kaldı. gece rahat
durmadık ve odamın şeklini değiştirdik. artık daha ferah. bir değişiklik
gerekiyormuş gerçekten. önceki günlerden bahsetmeye aynı paragraf içinde devam
edersem eğer, kaçırdığım lineer cebir vizesini atlamadan geçmek istemiyorum.
evde oturduğum on beş kasım günü vize varmış. ben çarşamba sanıyordum. neyse,
zaten tek vize yeterliymiş. umarım çok zor sormaz.
akademik hayatım, ki kendimi pek bu hayata yakışır bulmuyorum, beni sınav
haftalarında çok yoruyor. o cuma son sınavdan çıkıp içki içmeye gitmeyi o kadar
iple çekiyorum ki, bunu zamana yaysam kolayca bir alkolik olabilirim. bugün tek
sınav verdim; istatistikte nümerik analiz. bir şeyler yaptım elimden geldiğince.
biraz derslere girmek yetiyor demek ki. önceki gün karar teknikleri sınavında
ise "kolay kolay kolay çok kolay yahu bu" dedim, fakat "ben hiçbir şey
yapamadım" diyerek çıktım. herkes yüz alacakken yüz bölü on alma olasılığım çok
yüksek.
16 kasım 2005, çarşamba. 0016
galapagos adaları vardır, duyarsın hep. kaplumbağa demekmiş ispanyolca ve
harriet adlı kaplumbağa da yüz yetmiş beş yaşına girmiş. darwin'in getirdiği
kaplumbağa deniliyormuş hatta. çok şekerdi.
sabahın köründe sınavım var. lineer. şimdi çalışsam biraz daha. belki bir
şans geçebilirim. geçebilir miyim... üf.
filişeyv kuul sikin'in reklamında on beş bıçaklı tıraş bıçağı gösteriyor,
çok komik. bir de şu yeni jenga reklamı da çok güzel.
15 kasım 2005, salı. 2102
bunu
görmen lazım.
1735
çok az çalıştım. kahve içtim. internette takıldım. mutfağı toparladım.
bir de tabii ki yemek yaptım. makarna. kepekli pesto soslu makarna. mis.
maçta, isviçrelilerin yaptıkların gördünüz; istiklal marşı'na
saygısızlık, küfür etme, satılmış hakem, topla korkutma gibi. bizimkiler de bu
adamlar türkiye'ye gelince ilk önce uçaktan indirmemişler. sonra indirmişler,
aprondan geri çevirmişler. sonra körükler bozuldu deyip uçakta bekletmişler.
ardından bu adamları içeri almışlar, bin bir güvenlik aramasından geçirilmişler.
hatta narkotik köpekleri sürekli yanlarındaymış. havaş ekibi bayrak açmış.
dışarıda yüzlerce kişi türkiye'ye hoşgeldiniz dercesine yüzlerine yüzlerine
istiklal marşı ve çeşitli tezahürat bağırmışlar. insanın milliyetçi duyguları
kabarıyor. aferim bizimkiler. konuya uygun olarak; hayatım boyunca en çok
ağladığım, derbeder olduğum, gözümün çıktığı film nisan devrimi'dir. portekiz
devrimini anlatıyor.
1241
babam hala hastanede. ben evdeyim, annem gitti. test yapılmış, ikinci
testi bekliyorlarmış. kalp değil de başka bir şeyden şikayet ettiğini
düşünüyorlar. yapsınlar da testleri, tam olsun bu iş. sonra da başka bir sigara
tiryakisi olan annemin testlerin başlayalım, o da ameliyat olsun. bir sürü
sağlık sorunu var, belki ben de hastayımdır. kim bilir. doktorlar bilir.
yeşil çay içiyorum sabahları kalkınca, söylemiş miydim? ağzımdaki o
iğrenç tadı alıyor ve midemi rahatlatıyor. bir iki saat sonra da kahvaltı
ediyorum. kahvaltı için yeni bir yiyecek buldum. hardallı hafif ton balıklı
kepekli ekmek. yapılışı şöyle; kepekli ekmek üzeri kızarıncaya kadar tost etme
makinesinde tutulur. tabağa alınan ton balığına hardal katılıp karıştırılır.
ardından sıva yapan ustalar gibi çop çop diye ekmeğin üzerine kaşık ile bu
karışım "atılır". güzelce sürülür ve yenir. sadece hafif ton balığının tadı
iğrençmiş. hardalsız yenmiyor.
saunamız yok; ne evimizde, ne yazlığımızda. dün yolda aklıma geldi. yazın
sıcağında arabaya binip, durduğu yerde klimayı sıcağa ayarlarsam sauna olabilir.
hatta ölebilirim.
boyu eninin on katı olan bir bina düşünün. girinti ya da çıkıntısı
olmayan, kocaman bir bina. odalar için araları eşit yedişer beşer pencereler
düşünün. her odaya bir pencere. kocaman binada alt alta altı, yan yana otuz tane
pencere düşünün. işte florance nightingale böyle bir binaya sahip ve geceleri,
insanlar, büyük bir akvaryumun küçük akvaryumlarında gezinen balıklar gibi
duruyor uzaktan.
sirenler ve havai fişekler bazen beni korkutuyor. bir gün beşiktaş'ta o
kadar yakından geliyordu ki havai fişek patlaması. boğaza saldırı olduğunu
düşünüp heyecanlanmıştım. on kasım'da da dokuzu beş geçe sirenler çalıp herkes
sustuğunda bir an tüm ülkenin aynı hedefe kilitlendiğini ve bu ölümcül hedefi
hayal ettim. yirmi sekiz gün sonra, derin darbe, ölümcül deney iki, kurtuluş
günü, dünyalar savaşı filmlerinde yüksek empatim sayesinde ne kadar boktan
olsalar da heyecanlanıyorum.
1106
annem ile geçinmek gün geçtikçe zorlaşıyor. o kadar farklı dinamikler
üzerinde yaşıyor ki, anlayıp yolunu izleyebilme imkanım yok. dışarının tepkileri
her zaman çok önemli onun için. kötü görünmek istemiyor ve alınganlığı en üst
düzeyde olduğu için de kötü göründüğünü düşünüyor. fiziksel görünümden
bahsetmiyorum. özellikle babamın hastalığı konusunda, devamlı bir fikir üretme,
yorum yapma çabasında. haklı da. o orada, biz buradayken onun yapabileceği
farklı bir şey yok. sadece her şeyden endişelenmesi, şüphe duyması beni geriyor.
dün gazeteden bir haber bulmuş; bir doktor bir hastasının bir şeyini fark
edemiyor ve hasta sanırım bu yüzden ölüyor. bana gazeteyi getirim, bak demek ki
şüphe duymak kötü değilmiş dedi. normal. fakat, anneciğim neden iyi haberleri
okumayıp da böyle haberlerle kendini yoruyorsun deyince de kızıyor. iki yüz elli
bin altı yüz kırk milyon yirmi üç yüz on iki ucu ballı boklu değnek.
yırtılan çöp poşeti etrafına ısı veriyor. böylece kışı sürekli cebinizde
parça parça çöp poşeti yırtarsanız elleriniz ısınabilir. hatta birisi bunu buluş
yapsın. bana da cüzi bir şeyler verir artık.
ilk arabamıza, renault 9 spring, yüz altı milyon ödeyip almıştık. sene
doksan üçtü. hala gördükçe beğenirim o arabayı. sadedir, sadece gider. konforu
yoktur. üzeri süngerli bank gibi oturursun arkadaki koltuğa. yatması çok
rahattır, o ayrı. motor sesi direk içeridedir.
14 kasım 2005, pazartesi. 2354
kıç gamzesi olan hatun vücutları hoşuma gidiyor.
2115
açık radyo dinliyorum genelde. müziğin bilirkişilerinin toplandığı radyo
diye de adlandırabilirim açık radyo'yu. bir de çok nadir rastladığım, fakat
alarm kurup dinlemek istediğim evde çalamadıklarım'ı seviyorum, ntv
radyo'da.d
1208
müzik; ezgiler, tınılar, zamanına uyarsa o kadar güzel tamamlıyor ki
insan yapbozunu, aynı şekli bir daha bulmak olanaksız hale geliyor. bir şarkının
farklı kişilere hissettirdikler çok farklı. bazen, sadece ne hissettiğini
anlamak için bile birisinin kulağından şarkı dinlemek istiyorum. senin beş
yüzüncü defa dinlediğin ve "abi, harika şarkı ya!" dediğin şarkıyı ben duyuca;
"he, güzelmiş. evet." ile geçiştirebiliyorum. fakat, senin bu şarkı ile
bütünleşmiş, iç içe geçmiş duygularını anlamayı çok isterdim. farklı gözle
bakmak gibi farklı kulakla duymanın zevkine varmayı o kadar çok isterdim ki...
babam hala hastanede. yoğun bakımda. yoğun bakım deyince ölmek üzere
olduğu düşünülebilir. sanmıyorum, henüz öleceğini düşünmüyorum. umarım
düşündüğüm gibidir her şey. sürekli kontrol altında tutulsun diye orada.
bilmiyorum ne diyecekler ama bugün üçte, yani tam ben sınava girerken, doktoru
gelecek babamın ve yukarıya odasına mı çıkacak, yerinde mi kalacak, yoksa evine
mi dönecek karar verecek. ben evde kaldım. dün evde, benimle kalan annem ve
halam ise babamın yanına gittiler. diğer halam ve eniştem de gitmiş
yanılmıyorsam. fazla bir şey yok ama böyle destek olunması çok hoşuma gidiyor.
tek başınıza taksi ya da cankurtaran ile yoğun bakıma gittiğinizi, kimsenin ne
arayıp ne sorduğunu düşünürseniz, ölseniz de fark etmez düşüncesi yerleşir
beyninize. aslında bazen de ölmek mi gerekiyor?
bu arada; kimseye söyleme babamın hasta olduğunu, bana bile.
istanbul'da gece olmuyor artık. artık ay olmasa bile gökyüzü siyah değil,
daha çok lacivert, mor gibi görünüyor. oysa ıssız tepelerden siyahı seçmek ne
güzeldi..
arabada kavga edenlerden bahsetmiş miydim? yolda giderken, yandaki,
öndeki, arkadaki, karşı şeritten gelen arabaların içlerine bakarsanız, abartılı
tek kol hareketleri ile eden insanlar görebilirsiniz. kavga değil de tartışma
diyelim. sürücü "benim de söylemek istediğim bu işte!" deyip vitesten kaldırdığı
sağ elini açık ve yer yatayıyla kırk beş derece açı yaparak tehditkar biçimde
sallar. sağındaki her ay zaten cezasını bulan ise, kafasını yan çevirmiş ya dik
dik tartışma ortamına ya da belki biraz suçluluk ile sadece baktığı, görmediği
akan trafiğe odaklanmıştır. sonuçta, motorların birbirine bağırdığı ortamda
insanların kapalı camlar ardında birbirilerine bağırdıkları duyulmaz ve pantomim
devam eder.
kalkan köprüler var, bilirsiniz. arasından büyük gemiler geçsin diye iki
taraftan da kalkar. sanırım haliç köprüsü kalkabiliyor. yeni galata da
kalkabiliyor sanırım. emin değilim. düşünün, onca ağırlığı dolaylı yoldan
kaldıran motorlar var. ne kadar güçlü, di' mi? aynı kocaman queen mary II'nin
yine kendisi gibi kocaman pervanesini döndüren motorlar gibi.
günlük tutun.
0035
iş sanat'ta jack de johnette (yanlış yazmadıysam) quartet vardı. çok
güzel çaldılar adamlar, haliyle. fakat otuz milyon vermek akıllıca mıydı diye
sordum birkaç defa kendime. izlemeye değer bir şey yapmadılar. dinlemeye
değerdi, o çok ayrı.
konserden sonra bir de yemek yedik kuzenlerle. eğlenceli bir yemek oldu.
sonra oradan halama geçtim ve babamın hastanede olduğunu öğrendim. pek hoş.
kendi arabası ve annem ile ilk önce yakındaki, yakındaki pek bir şeyiniz
görünmüyor ama kendi hastanenize gitseniz daha iyi olur deyince de florance
nightingale'e gitmiş. ben aradığımda bir iki saattir oradaydı herhalde. halamla
arabaya binip hastaneye sürdük biz de. bir şeyi yokmuş, diyorlar. bir ay kadar
önce damar desteği takıldığı için endişelenmekte yarar var deyip yoğun bakımda
tuttular ve eve döndük. gözlemleyip endişelendiğim, annem ve halama söylemediğim
fakat yoğun bakımda, emin ellerde olmasının verdiği rahatlıkla kendime
söyleyebildiğim bir şey var; kalbi düzensiz atıyor. belki de kalk genelde o
kadar(cık) düzensiz atıyordur ama izlediğim kadarıyla belli bir rakamda sabit
pek atmadı babamın kalbi. şöyle bir şey de vardı; kalbi besleyen üç damardan
ikisi neredeyse tamamen tıkalı, diğeri ise yarı yarıya akıyordu. beslenemeyen ve
iki defa kriz geçirdiği -ki bunları ben bilmiyorum- için yara almış bir kalp,
bol bol kan ile beslenirse bir fark yapacak ve o fark alışana kadar vücudu
yorabilecektir. anlamadığım şu tıp konusunda çeşitli çıkarımlar yapmak akıllıca
değil ama boş durmaktan insan düşünüyor.
13 kasım 2005, pazar. 1239
beş buçuk, altıya geliyorken kapadım gözlerimi. on bir buçuk gibi de
açtım. böylesi daha güzel. daha az uyku. bunun için gerekli olan bir önceki
akşamüstü biraz kestirmek ve gece yarısı bir kahve ile uykuyu kovmak. ayrıca,
bir ara çok geliyor kendisi, o arayı atlatabilirseniz rahat savaşırsınız uyku
ile.
dün türkiye isviçre maçı vardı. türkiye lanetlenmiş gibi oynuyordu.
türkiye milli takımı iyi futbol oynarken gördüğümü faroe adaları, özbekistan,
lihtenşıtayn gibi ülke takımlarının mahalle maçı gibi oynadıklarına benzer bir
oyun tarzı vardı; yani bir tarz yoktu.
12 kasım 2005, cumartesi. 1635
mükemmel aşk için mükemmel eş gerekiyor bize, değil mi? o zaman farz
edelim ki; topraktan, çamurdan, kilden, camdan, metalden, plastikten, sudan,
ateşten ve havadan bir insan formu oluşturduk ve buna yine istediğimiz,
beklediğimiz gibi bir ruh verdik. ötesi olmayacak bir eş yarattık. baştaki
mükemmel sıfatını yarattığımız bu olağanüstü eş için yine kullanabilir miyiz?
1436
oh, migros'tan dönüp bir aç gibi yemek yedim ve çayımı da içtim. ayıptır
söylemesi çiğköfte ile verilen biberlerden birini yedim ve o kadar ağzım yandı
ki, şu anda başım ağrıyor. böyle bir acı görmedim, tatmadım ben. yoğurt yedim,
su içtim, çay içtim, olmadı. ekmek çiğnedim olmadı. dişlerimi fırçaladım.
olmadı. tekrar su içtim. olmadı. nasıl geçti anlamadım ama nefes alırken
azalıyor fakat verirken artıyordu acı. korkunçtu. geçti.
günlük değil de iyice saatlik oldu bugün bu sayfa. evdeyim, çıkmayı
düşünmüyorum ama akşam için iyi bir teklif alırsam kıçımı kaldırabilirim. ders
de çalışmam gerekiyor.
1134
ne yalancı adamım. bir çay içip biraz bilgisayarda uğraştıktan sonra
yattım. tamamen uyumadım ama yatar pozisyondaydım. çok güzel bir program
dinliyorum radyoda. hala devam ediyor. eskilerin müzikleri. yıl yıl ilerliyor ve
hala yetmiş ikide. davulun, piyanonun sesinin farklı olduğu zamanlar. eskiler.
kahvaltı da etmedim. migros'a gelir misin dedi ebeveynlerim, kabul ettim.
düzgün bir şeyler alayım da, eve gelip mükellef kahvaltı hazırlayayım kendime.
0849
üç gibi yatmama rağmen bilerek erken kalktım. geç kalkmayı sevmiyorum.
uykuyu çok sevsem de zaman kaybı gibi geliyor. özellikle yetmiş yıl yaşayan bir
insanın yirmi otuz yıl uyuduğunu düşününce.
filmlerin özetlerini okumadığım gibi, hatta daha da öte bir belirsizlik
ile kitaba başlama isteğim söz konusu. bu da arka kapağını bile aman kitap
hakkında bir şey öğrenmeyeyim diye kitap bittikten sonra okumama yol açıyor.
böyle olunca yeni bir kitap, yeni bir yazar bulmak benim için eziyet oluyor.
okuduğum kitabı, malafa'yı (hakan günday) bitirdim. dün kitap almayayım
da evdekilerden okuyayım ve yeni bir yazar bulsam da yeni ufuklara yelken açsam
derken yine dayanamayıp amat'ı aldım. ihsan oktay anar'ın, daha önce iki
kitabını okuduğum bir yazarın kitabını. amat ile birlikte bir kitabı daha var
okumadığım. bukowski'nin de bir iki kitabı kaldı okumadığım. bunlar da biterse,
hakan günday, zülfü livaneli, ihsan oktay anar ve charles bukowski'nin
okumadığım kitabı kalmayacak. bu arada, aklında olsun; sert bir üsluba kelime ve
akıl oyunları ekleyen, üzerine de biraz karşı durma, hayata bok atma katarak
yazabilen birisi varsa haberdar olmak isterim. (düşük bir cümle oldu sanırım.)
11 kasım 2005, cuma. 1201
4400'den sonra şimdi de supernatural'a başladım. ruhlu muhlu. güzel yine
de. izleyeceğim. bu dizilerin uzun soluklu olmalarının nedeni, hep bir ve büyük
hedefe doğru ilerleyenleri anlatmaları olsa gerek. farklı hikayeler ile
desteklenen tek büyük hedef. bizim diziler daha karmaşık. o şuna ihanet ediyor,
bu onu bununla aldatıp parasını yemek üzere ant içiyor. ardından bunun arkadaşı
kız, diğerinin kuzeniyle yakınlaşıyor. tabii bu aşk olanaksız, biliyorsunuz...
gayet tabii bir bizim dizi kurgusu geliştirebilirmişim. senarist de
tutarım bir tane, yazsın sürekli. çok artistim.
okula girerken ağır bir kapıyı ittirmek zorunda herkes ve genelde ders
saatleri bir sürü kişi girdiği için en öndekinin açtığı kapıyı senin de belli
bir kuvvet ile itip, arkadakine devretmen gerekiyor. böyle sürekli bir hareket
var. oysa ben çok bencilim. eğer öndeki kapıyı ardına kadar açtıysa, dokunmadan
geçiyorum ve sanırım arkamdaki bunu beklemediği için biraz (!) zor durumda
kalıyor. evet, bencilim. sadece kendimi düşünüyorum.
en pahalı oyuncak çocuk, en pahalı hobi de evlilik. buna karar vermek güç
değil. pahalı sıfatı yerine uzun soluklu da kullanılabilir.
aylığım da bitince vapur kullanır oldum. hızlı ve keyifli. vapurda
okuduğum kitabımı güzel ve artık elli kuruşa içebildiğim çay ile bütünleştirince
vazgeçilemez bir keyif oldu. büfeye yakın, varsa koltuklu masalara, yoksa
koltuğa oturuyorum. bir çay söylüyorum ve okumaya başlıyorum. bazen de
geçenlerde yazdığım gibi haylazlık yaptığım oluyor. geçenlerde ise, acıklı bir
sahne gördüm. acıklı değil sanırım ama sulu göz ilkan'a fazla gelen sahneydi:
bir baba, kafamda yarattığım kadarıyla, akmar'dan aldığı ikinci el kitapta
çözülmüş olan testleri siliyordu. elinde silgi, bir yudum çay aldıktan sonra
harıl harıl, çocuğunun çözebilmesi için kitabı temizliyordu. "en uzun soluklu,
eskimeyen oyuncak, çocuk."
sanırım, amerikan aksanını daha zor anlıyorum ya da tam ne aksanı
bilmediğim bir şey anlamadığım.
10 kasım 2005, perşembe. 0249
the 4400 biriktirmeye başlıyorum bugünden itibaren. pilot bölüm ve ikinci
bölüm hoşuma gitti.
sabah kalkmam gerekiyor istatistiksel nümerik analiz dersine yetişmem
için sekizi yirmi geçe evden çıkmayı planlıyorum. umarım hava çok soğuk olmaz.
9 kasım 2005, çarşamba. 2025
regl öncesi hormonlarına hakim olamayıp duygusal buhranlarına bulanan
dişi ırk gibi, fakat biraz daha seyrek geliyor benim ruhsal buhranlarım. genelde
sorumluluklarımdan kaçtığım zamanlar geliyorlar ve bir yüzüklerin efendisi sisi
halinde üzerime çöküyorlar. kalkmıyorlar. kalkmaları uzun sürmüyor ama
yapacakları baskıyı yapabilmeyi iyi başarıyorlar. tabii, farkında olan, farkında
olabilen insanlar gibi ben de, bu ruhsal buhranlarımı seviyor ve gönlümün bir
ucuna bastırıyorum ki devamlı harika bir hayat yaşamayayım, di' mi.
enez'de bulunduğum ve arkadaşımın arabasında geçirdiğim sarhoş gecelerde,
basları zorlayıp arabayı ve içindeki kulağımı dolduran müzik genelde hiçbir şey
ifade etmeyen, sadece yazlık anların, anıların desteği olan bu sahte tınılardan
biri de benim için elli kuruş'luk grubun söylediği bebek biraz ucundan verir
misin idi.
kelimelerle oynamayı, kelimelere elimden geldiğince takla attırmayı hatta
kelimeleri yarlardan atıp kurtulmaya çalışmalarını ya da batışlarını seviyorum.
haftaya vize haftası, bu hafta ve önümüzdeki de dahil olmak üzere bin
defa yazarım artık; yok efendim çalışamıyorum, ne olacak da çalışacağım, bugün
biraz çalıştım da kendimi kandırdım, birisi çalıştırsa da geçsem, kopya mı
yazsam kıçıma soksam... vs.
alabildiğim hayat hazzını doruklarda, ancak insan ilişkilerinde egom
gıdıklandığı ya da egomu sıvazladığım zamanlar yaşıyorum.
deniz seki memelerini neden burnumuza sokuyor. git, deniz. git.
bazı şeyler özel kalmalı. sadece insanın kendisi bilmelidir. o kadar ki,
her suçunuza ortak olmuş en iyi arkadaşınıza bile söylemezsiniz; kendi
sırrınızı. gönlünüzün elektronik kilitli sırlarını paylaşma kutusunda bazıları
çok durmaktan paslanır ve kutu olurlar. hatırlamazsınız. anımsamanız için çaba
göstermeniz gerekir.
8 kasım 2005, salı. 1009
halamda kaldım dün gece. pek şeker bir arkadaşına site tasarladık
birlikte. güzel de oluyor. bitince bilirsin sanırım.
artık gece ikide yatıp sabah dokuzda kalkan bir hayat düzeni oluşturmak
istiyorum. oluşturabileceğimi düşünüyorum fakat dün yollarda geçen zamanımın bir
bölümünde de evlenip tekdüze bir hayata sahip olmanın insanı ne kadar sıkacağını
düşündüm. bir gün anne baba ziyareti, bir gün dvd izleme, bir gün arkadaşlarla
takılma diye pek farklılaşamayan bir hayata girdiğimi hayal etmek korkunç.
tekdüzeliğin kötü olduğundan bahsetmemin nedeni, eğlenceli ve dolu bir
hayatı kıvamında yaşıyor olmam sanırım. yazın hiç de böyle değildi. çalışıyordum
ve çalışmanın aldığı dokuz saatim günümü öyle dolduruyordu ki, buluşmak
istediğim insanları sıraya dizmek zorunda kalıyordum. "ertesi pazartesi akşam
seninle görüşebilirim." diyen ukala bir tip gibi. haklıydım, çok doluydum. bir
süre sonra da tekdüze hayatımı, evde oturup hiçbir şey yapmadan gün geçirmeyi
özledim. günde üç film izleyip sadece karbonhidrat tükettiğim günlere özlem
duydum. sonra iş bitti, rahatladım. hayatım açıldı. çalışmak istemez miyim,
hayır tabii ki. isterim.
dün çok hain bir şey yaptım ve bundan çok zevk aldım. vapurdaydım, kitap
okuyup çay içiyordum cam kenarında. arka sırada ve bana dönük oturan adam da
uyukluyordu. kitap okurken ara verilir, bir dış dünyaya göz atılır hani. işte o
anlardanbirinde adamın uyukladığını görüp elimdeki çay bardağında çay
kalmadığını fark edip çay bardağını tabağa vurdum. evet. uyandı. uyandı ve
yaramazlık yapan bir çocuk gülümsemesi yüzüme yerleşti.
bu akşam da tiyatroya gideceğim. tek kişilik düet. yeni bir oyunmuş. bu
oyunu da izledikten sonra üç oyun kalacak devlet tiyatrosu'nda, henüz
izlemediğim. şehir'de de çok beğenebileceğim oyunlar var diye düşünüyorum.
onları da kovalamam gerekiyor artık. yarın ya da bu akşam bahsederim oyundan.
birazdan kahvaltı edip ev bakmaya çıkacağız ve umarım moda'da güzel bir
ev sahibi olur ailem. moda da pek yakın sayılmaz genelde bulunduğum yerlere ama
yine de moda'yı seviyorum. annem ve babamın orada yaşlanabileceklerini
düşünüyorum. kesinlikle sefaköy'de değil.
6 kasım 2005, pazar. 2348
kim'i de bitirdim. yukarıda. bak istersen.
2317
bazen durduğum yerde yavaş yavaş genzime, ciğerlerime doğru tükürüğüm
akıyor ve en son halini hissedemediğim için boğulacakmış gibi oluyorum.
2104
ilkokuldayken kulak çekerdi öğretmenlerimiz. çok çektiklerinde kulak
memesi ile kafa etleri arası çok acır. kendine has bir acıdır o, başka hiçbir
yeriniz öyle acımaz. bir sıcaklık oluşur; yanar kırmızı kulak acı ile... hisleri
de hatırlamak gerekiyor, anlar, anılar gibi. bazen sonbaharda bir sokak kokusu
sizi geçmişe götürüyor, bazen de kırılan ışıkların aydınlattığı gökyüzü.
tat, üç harfli ve tek hece bir kelime ve türkçe'de tek heceli kelimelerde
yumuşama/sertleşme olmaz. peki neden tat kelimesine "ı" eklediğimizde "tadı", a
eklediğimizde de "tada" oluyor? istisnalar var, evet.
yeni bir renk üretebilir misin?
5 kasım 2005, 1231
geçenlerde mekdanılts'tan yemek siparişi verdik. aradık, darat ta ta
taaaa müziği karşıladı bizi. sonra bir hatun ne yersiniz dedi. biz de söyledik,
şunu bunu bunu bir de bunu yeriz diye. ardından telefonla asıl iletişimi kuran
arkadaşa çıtır soğan halkaları da ister misiniz diye sordu, mekdanlts abla ve
hep bir ağızdan evet diye bağırdı tüm açlar. karşıdaki kız da gülmüştür
herhalde. bu kısa anımdan sonra, insan ilişkileri, hizmet sektöründe
çalışanların tüm tecrübelerini içmek istiyorum.
sigaranın nasıl güven arttırdığı hakkında yazmış mıydım? biraz içtikten
sonra, zamanım varsa biraz sohbet dışı kalıp etrafıma dikkat ediyorum. analizler
yapıyorum. geçenlerde de bir kızın sigaradan önce ve sigaradan sonraki hallerini
gözlemleme şansına eriştim. sanırım dişi kişi, sigarayı dayanacak bir şey olarak
görüyor ve ondan güç alıyordu. bardaki duruşu sigara ile desteklenmezse daha...
uygun kelimeyi bulacak kadar iyi değil demek ki türkçem... daha sönük (?)
kaldığını düşünüyordu. sonra gerçek bir çıkarım mı diye dikkat ederken fazla
uzağa değil, kendime baktım. elimde içki olunca daha bir havalı (!) duruyormuşum
meğer. belki de, boş kalmadım sigara içmeye geldim ya da içkimden bir yudum
almaya geldim boşlukları, anlık davranış planları yapmak için ufak kaçamaklardır
bunlar.
4 kasım 2005, 1218
bağlantım ile bugünlerde aramız pek iyi değil. kesiliyor ve geri
gelmemekte ısrar ediyor bazen. hala ayırıcı takmadım hatta.
rüyamda babam öldü. su ile ilgili bir ölümdü; yanılmıyorsam boğulmuştu.
öldüğüne inanamadığım için sinematik bir sahne gibi göğsüne ağlayarak vuruyorken
su tükürüp hayata döndü. bir gün sonra tekrar öldü. kaskatı kesilmişti
öldüğünde. yüzü babamın yüzü gibi değildi yanlış hatırlamıyorsam. komik olan,
üşüdüğüm için kabus görüyor olmamdı. üzerim açık, sadece bir penye ve bir şortla
yatıyordum. akıllı beynim, üşüdüğüm için rüyamı değiştirip beni uyandırdı. nasıl
oluyor da doğadaki neredeyse en gizemli şey içimizde, rüyalarımızda olabiliyor.
düşün; doğayı, dünyayı hakimiyetine alıyorsun ama rüyalarına söz geçiremiyorsun.
stephen king'in film yapılmayan romanı kalmadı herhalde. önyargı ile
yaklaştığım için çoğunu da izlememişimdir. izlediklerimde de; acaba bu sahneyi
kitapta nasıl anlatıyordu diye cümlelendirmeye çalışıyorum.
zonealarm'ımı yeniledim. en güncel sürümünü yükledim. her şeyi koruyor
sanırım. reklamlardan casus yazılımlara, internet protokollü saldırılardan
e-posta kontrolüne kadar. fazla da yormuyor bilgisayarı. tabii bir de en güzel
özelliği şeffaf olması. yani tüm veri giriş ve çıkışlarını size bildiriyor ya da
ben öyle düşünüyorum!
3 kasım 2005, perşembe. 2345
bir bayram gününün daha sonundan yazıyorum. olağandı fakat olağanlığın
içine dahil etmem gereken "oğlum sen artık büyüdün, hasılat eskisi gibi
olmayacak" eklendi. sabah babaannemlerde tavuklu pilav ile değil, etli pilav ile
başladı. aslında eskiden öyleymiş adet. sonra tavuk daha uygun fiyatlı diye ona
geçilmiş. şimdi ise tavuklu gripten korkulduğu için tekrar ete dönülmüş. bir de
adettir, babaannem kesinlikle barbunya yapar bayramları. dolabı açmadan içinde
barbunya ve soda olacağını bilirim. bir de baklava yerine tüm ailenin kalp
hastası olması nedeni ile kadayıf yapılmış. ufak toplar halinde. daha hafif
olduğu, daha az yenilmesi için.
bayram olunca bayramımın kutlanmasını istiyorum. bir ağır ağabey, bir
baba gibi. aynı babamın tavırları bunlar, biliyorum. o da öyle telefon etmez
herkese, ona edilsin ister. onun babasının en büyük çocuğu olma özelliği var.
fakat benim öyle bir özelliğim de yok. gerçi kısmen var, tek ve en büyüğü benim.
beynim de ur mu var sorusu, babaannemlerin komşusu, yusuf dedemlerin
kiracısı olan ailenin küçük oğlunun aniden ölmesinden beri, yaklaşık on yıldır
kafamda. çocuk bir gün düşmüş, o günden beri kafasında ur varmış ve bir süre
sonra ölmüş diye hatırlıyorum, ayrıntısını öğrenmedim hiçbir zaman. bu düşüncem,
lost'taki doktor beyin "beyninde ur olsaydı, ağzına yanık tadı gelirdi" tarzı
bir cümle söylemesi ile kafamda daha büyük yer kaplamaya başladı. ne zaman
ağzımda garip bir tat olsa, "urum var kesin" diyorum. yazıyorum:
bugün yarın ölürsem, cesedimi güzelce temizlesinler ve mukavva ama güzel şekilli
bir tabutun içinde güler yüzlü ve günlük kıyafetlerim içinde sergilesinler.
cenazem böyle kalksın.
osman bey'i düşündüm. hangi osman bey diye düşün. bulabildin mi? bir
kopya vereyim, en ünlü osman bey. sanırım aklına gelmedi. osmanlı
imparatorluğu'nu kuran osman bey. nasıl bir ruh hali içindeydi acaba? geceleri
ben bir devlet kuruyorum ince hesaplar yapmam lazım mı diyordu yoksa
ergenliğinde bir müzik grubu kurup hatun düşürmek (!) isteyen bir genç gibi mi
düşünüyordu? devlet kurmak. ne kadar büyük iş.
bazen gerçekten ufacık bir beynim olduğuna ya da olan beynimi de
rölantide çalıştırdığıma inanıyorum. hala yüz milyon milyar trilyon tonluk
gemilerin yüzdüğüne, bilmem kaç metrelik binaların nasıl elektrik, su,
havalandırma, yapı sistemlerinin yapıldığına, sekiz yüz küsur kişilik uçakların
nasıl havalandığına, herhangi bir büyük elektronik devrenin nasıl sorunsuz
çalıştığına aklım ermiyor; aynı devlet kuramayacağım gibi. belirli bir yerden
sonra, belirli bir bilgi birikimi, iş hayatı terimi ile nov hav (knowhow) olunca
daha mantıklı geleceğini ve inanabileceğimi düşünüyorum.
0841
ben ruhi bey nasılım'ı izledim. izledik. güzeldi. tabii ki uğur polat
harika oynamıştı ama önceden de yazdığım gibi beklentilerim büyük olunca,
hepsini karşılayamadı. ben daha hareketli bir oyun bekliyordum. belki de ne
beklediğimi bilmiyordum. her neyse. gidecek oyun kalmazsa ona da gidersiniz diye
önereyim.
bugün bayram. bayramım yine aynı geçecek. giyindim. çok şık ve tam tüm
ailenin beni görmek istediği gibiyim. altımda bej rengi bir pantolon, mavi
çizgili bir gömlek ve mavi bir süveter. süveter giymeyi ilkokulda çok severdim,
şimdi de özlediğimi ve binlerce süveterim olsa da giysem diye düşündüm.
kilom yetmiş beşte sabitlendi. seksen bir, seksen iki gibiydim dikkat
etmeye başlayınca, şimdi bu kadarım. uzun süredir böyle olduğuma göre, vücudum
bu kiloyu sevdi. spora başlasam da yedi kilo daha versem.
daha sonra devam ederim, şimdi babaannemlere gidip güzel bir çorba,
harika bir pilav ve biraz baklava tüketmem lazım.
1 kasım 2005, salı. 1444
küfür etmek istiyorum telekom'a. neymiş, en düşük adsl hızını 512kbps'ye
çıkartmışlar. laf oyununa bakın. limitsiz 512kbps fiyatı ise şu anda 256kbps'ye
ödenen fiyatın iki katı. gelişmekmiş. düşünen mi var. maksat cepler dolsun.
tarifeler.
celal pir'i açık hat'tı sunarken çok seviyorum çünkü kaçınmadan soruları
soruyor, merak ettiklerini hiç düşünmeden doğru şekilde soruyor. açık hat çok
güzel bir program.
hiç girmediğim bir siteye girdim bugün. başka bir komün sitesi. hakan
günday'ın, yeni kitabı çıkmış. (kenan doğulunun yeni albümü çıkmış gibi. hatta
çıkmış değil çıkmıııııaaaş.) dün tüm kitaplarını bitirmemin ardından bugün bu
haberi almam ne kadar sevindirici. adı malafa sanırım. bugün alırım belki.
1043
kasım da başladı.
sabahları çok zevk alarak hazırlayıp, daha çok zevk alarak yediğim bir
yiyecek var. tost diyemem çünkü toast edilmiyor hiçbir şey. pizza
diyebilirim belki. şöyle hazırlanıyor; bir dilim kepek ekmeği alıp üzerine sucuk
koyuyorsunuz, onun üzerine biraz kaşar ve ardından anneniz kahvaltılık
(ismi kahvaltılık bu yiyeceğin. içinde patlıcan, biber ve domates var. salça
gibi düşünün ama lezzetini içindekiler oranında fazlalaştırın.) yapmış ise,
ondan koyuyorsunuz. elinizde kahvaltılık yoksa salça ya da direk domates
dilimi de koyabilirsiniz. üzerine karabiber koyuyorsunuz. ben sevmem, koymam
demeyin. karabiber ve nane ile tadı bütünleşiyor. ardından, sadece üst
ızgarasını daha yiyeceğinizi hazırlamaya başlarken çalıştırdığınız fırının en
üst rafına, üsteki ızgaraya en yakın yere yerleştiriyorsunuz. birkaç dakika
içinde de yemeğe hazır oluyor. "dikkat; sıcaktır."
kinyas ve kayra'yı, dün otobüs durağında bitirdim. sonuna gelmiştim iki
üç haftadır bitirmeyi erteliyordum ama sonunda aklımı daha fazla meşgul etmesine
izin vermemek için bitirdim. böylece yarısına geldiği gündüz vassaf'ı okumaya
devam edebilir, ardından sayın bukowski'nin okumadığım kitaplarını
bitirebilirim. bir de mine artu diye bir hatunun kitapları var. daha başlamadım
ama radikal kitap'ta, radikal bir şekilde eleştirisini okuduğum ve beğendiğim
için almıştım. bakalım aynı tadı verecek mi. sanırım rockistanbul'da mine
artu'nun bir kitabını bedenim güneş altında kızarırken okumaya çalışmıştım.
tabii başaramadım onca göz çalan, odaklanma engelleyen şey arasında. baştan beri
de o kadar sarmamıştı açıkçası. şimdi piç olmuş bir kitaba başlayacağım.
biliyorum, iyi başlamazsam, sonsuza kadar yarım bir kitap olarak, yarım
bıraktığım kitapların arasında kalacak.
bu gece neredeyse iki yıldır izlemek istediğim ama bir türlü zaman
ayıramayıp, ayırdığım zamanlarda boş yer bulamayıp gidemediğim "ben ruhi bey,
nasılım?"ı izleyeceğim. uğur polat oynuyor, yanılmıyorsam. ben pek severim uğur
polat'ı. ta yasemin kozanoğlu ile oynadığı o filmden seviyorum. çilekli
pasta'ydı sanırım adı. tam çıkartamamış, yalan söylemiş olabilirim. bir de, hala
var mı bilmiyorum ama yaz boyunca sabahları trt2'de bir dizi vardı. entrikalarla
dolu, iş hayatı, aile, aşk üçgenlerinin birbirlerine geçtiği bir dizi. bir sürü
kaliteli insan oynuyordu, uğur polat da dahil olmak üzere. beklentilerim çok
yüksek, umarım hayal kırıklığım büyük olmaz.
artık kesinlikle yeşil çayı normal çaydan daha fazla seviyorum. poşet
olmasa daha güzel olur diye düşünüyorum. demleme yeşil çay.
iki gündür saatlerin geri alınmasından olabileceğini düşündüğüm erken
yatıp erken kalkma hastalığına (!) yakalandım. dokuzda sabah alarmım çalıyor ve
çalmasıyla birlikte gözlerim fal taşı gibi açılıyor. güzel oluyor güne erken
başlamak.
acil olarak para biriktirip düzgün bir fotoğraf makinesi almam lazım. bir
sürü kare yakalıyorum ama bir iki gün aklımdan durduktan sonra bulut olup
uçuyorlar tabii ki. oysa ben o fotoğrafları çekmek, saklamak, biriktirmek
istiyorum.
bu cey cey cohanson'un sesini taklit etmeye çalışıyorum bazen. çok zor.
hani o ince kalın tonlu sesinin tepe noktalarına ancak esnerken ulaşabildiğimi
fark ettim. koca cey cey'e esnerken yetişebilmem onun mu, yoksa benim açımdan mı
iyi bilmiyorum ama esnerken cey cey sesi çıkartmak çok eğlenceli. deneyin.
geçen hafta leenane'in güzellik kraliçesi'ni izlemiştik, yine salı idi
yanılmıyorsam. en ön sırada bir hatun vardı, ortalarda oturuyor. tatlı bir
hatun, ne güzel kaşı gözü var diye ozan ile konuşuyorduk. sonra ozan su perisi
dedi, ben de süper isim dedim. çünkü komiğim ben. neyse, anlatmak istediğim
kızın fevri davranışları. oyunun bitiminde, direk alkışa kalktı kendisi. daha
oyuncular sahneye gelmediler ama bir aşırılık sergilemek isteyen bünye hemen
zıpladı. ardından alkışlar sona erdi, her şey bitti. herkes hazırlandı,
çıkacağız. ben tuvalete gidenleri beklerken, "bizim kız" normalden daha yüksek,
şımarmaya eşiğinde bir ses ile "dizlerim titriyor, çok güzeldi. inanamıyorum.
ay. may." diye yapınmaya, dövünmeye başladı. en sonunda da, daha yüksek ses ile
patlattı beklenen bombayı: "inanmıyorum yaaa, nasıl beni MİMARSİNAN'a kabul
ettiler. ben bunu hak etmiyorum." bir su perisinin lağım faresi oluşunu
okudunuz.
31 ekim 2005, pazartesi. 1242
ekimin de son gününe geldik. bak, bir ay daha bitiyor. birayla fıstık çok
iyi gider.
bolu'ya, mudurnu'ya, sünnet gölü'ne
gittik. güzeldi. doğa moğa seviyorsa insan, birkaç gün geçirebilir. doğal by-pass
yazıyordu zaten otelin isminden daha büyük bir şekilde. yedi buçuk saat sürdü
oraya varmak, keza geliş de aynı şekildeydi. daha yakın bir yerlere gitmeyi
öneriyorum. bir de, çok soğuk. bolu.
28 ekim 2005, cuma. 0040
hep barlarda çalan; jet, f. ferdinand, jayjay, muse vs. şarkılar başka
yerlerde çalmasın. hatta, artık o çalınan yerlerde de çalınmasın. rica ediyorum.
yatıyorum.
27 ekim 2005, perşembe. 2131
ekimin yirmi yedisine de ulaşmış olduk. bu gece sumut caz biraz yavaş.
ben de solfulsumutcaz'a geçtim. tarzı aynı. bu tarza; günlük yazarken rahat
düşünebilme, günü hatırlamaya yardımcı müzik tarzı da diyebilirim.
rejim yapıyorum uzun süredir. rejim demeyelim de artık daha dikkatli
yiyorum diyelim. her gün iki dürüm, bir dubleks seçim acılı domatessiz bol
soğanlı whopper, karadeniz pidesi, sofram pide, börek center böreği yemiyorum
artık porsiyonlarca. daha dikkat ediyorum yediklerime. az yiyorum. karbonhidratı
da azalttım. salata yiyorum. bol bol sebze... bu sabah da her şey böyle başladı.
bir dilim kepek ekmeği, biraz peynir ve yağsız zeytin yedikten sonra okula
gittim. kahvaltımın ardından üç dört saat geçince, öğle yemeği yedim okulda.
ekmeksiz, biraz çorba, biraz taze fasulye biraz da köfte patates. baklavayı
tabldotuma almadım bile. öğlen yemeğimin altı saat kadar ardından da, erol'un
annesinin davetlisi olarak iftar yemeğine gittik istanbul kebapçısında,
bakırköy'de. çorbamı içtim. ardından da bir tepsi yemek yedim. evet. yedim. bir
tepsi. kolum kadar patlıcanlı kebap geldi ve ben de yedim. tepside getirdiler
kebabı. ortada patlıcan ve etler şişten yeni çıkarılmış duruyor, sağında biber
maydanoz, solunda soğan ve közlenmiş domates. o kadar zevkli yedim ki,
çatal bıçak ile hatari hanzo'nun kılıç sanatını yakalamış olabilirim,
hatırlamıyorum. hatırlamıyorum çünkü bir oruçlu kadar zevkle yedim o güzelim,
önüme sunulmuş patlıcanlı kebabı. sonu; çok geldi. hiç bırakmadım ama gerçekten
çoktu. yedim. arada bozuyorum rejimimi. evet. bu arada; yedi kilo verdim.
yemekten devam edeyim. mudurnu dönercileri var. mudurnu tavuk ile her
şeyi yapıyorlar ama bugün gördüğüm büfe tarzı yerde iyice abartmışlardı. mönü
şöyle idi: tavuk suyu çorba, pilav üstü tavuk, tavuk döner. oldu olacak tavuk
göğsü de verselermiş tatlı olarak. hangi insan bir mönü içinde çeşitliliği,
çeşitsizlik içinden seçmeyi diler ki?
yemekten devam etmeye devam ediyorum. doğruluğundan emin olmadığım bu
cümleden sonra aklım cadde üstü, büyük kasaplara takıldı. şişli'de var bir tane.
coşkun. sucukçu olarak bilebilirsiniz belki; coşkun sucukları. kasap tarzı,
eskiden mc donalds gibi bir yer olan kocaman bir dükkan kiralamışlar. gerçekten
çok büyük. yani, herhalde kullandıkları alan dörtte biridir. ve fakat, parasını
çıkartabiliyorlar ki, devam ediyorlar bu işe. merak ettiğim, mahalle kasapları
da mı tarih olacak artık? ciğercileri göremez olduk, onları da görmeyelim. her
şey marketleşsin. gün gelsin, marketten araba alalım. ben de, soyumun devamına
eski günleri, büyüklerimin bana anlattıkları gibi ne kadar değişikti, güzeldi
fiilleri ile donatarak anlatırım.
kinyas ve kayra'yı bitirmeden gündüz vassaf'ın cennetin dibi kitabına
başladım. kinyas ve kayra'yı sanki bitirmemek istiyor gibiyim. devam etse, seri
olsa, dizi olsa da benden ayrılmasa. güzeldi. son elli sayfasını da okuyayım.
bitsin. gündüz vassaf gördüğüm en iyi gözlem yapabilen ve gözlemlerini güzel
benzetmelerle açıklayabilen yazarlardan biri. tavsiye ettim. istersen.
itiraf.com'da okuduğum ve genel bir gösteriş unsurunu ailem de yapıyor.
oruç tutmuyorlar. genelde de tuttuklarına pek rastlamadım. annem, benim midem
rahatsız diyor. babam ise hiçbir şey demeden tutmuyor. pek hoşlanmıyorlar
çeşitli ibadet yöntemlerinden. sorsanız, müslümanlar. beşiktaşlı olmam gibi.
göstermelik. bu göstermelik de, ilk başta bahsettiğim gösteriş kelimesine doğru
okuyan olarak seni yönlendiriyor ve ben; annemler ramazanda, iftar saatinde
yemek yer deyip, bu paragrafı bitiriyorum.
büyük harf kullanmadığım için, frontpage özel isimlerin de altını
çiziyor. sağ ol, frontpage kardeş ama o hatalarımı bilerek yapıyorum.
uzun süre internetten konuştuğum bir arkadaşım ölse, dünyadaki varlığının
son bulduğundan haberim olmaz. ne biçim bir iletişimdir, iletişim midir sen
karar ver.
26 ekim 2005, çarşamba. 2353
gün bitmeden yazayım hemen.
leenane'in güzellik kraliçesi'ni izledik bugün. güzeldi. kötü tiyatro
olmaz. görmediğim için varlığından habersiz genelleme yapmam kolay ve haklı
oldu, oldum. ne anlamsız bir cümle. peh. aziz nesin sahnesi çok rahatsız. sahne
değil rahatsız olan, koltukları. gerçekten o kadar rahatsız ki; bel, boyun,
ayak, bacak, kol eklemleriniz ağrıyabiliyor. çünkü oturulacak yerlerinin,
oturaklarının, arkaları çok kısa. yani bel üstünüze kadar. buna, kol koyma
yerlerinin olmaması ve sınırlı ayak uzatma bölgesi de eklenince bir kabus
oluyor, insanın rahatını düşünen ergonomi bilimi.
aşk yapmak. herhalde ingilizce'den geçmiş türkçe'ye; meyk lav. değinmek
istediğim sözün nereden geldiği değil aslında. aşkı yapabilmek.
açıklayamayacağım şimdi. sen hayal et gerisini.
0001
converse en çok ince bilekli kızlara, bağcıkları tam bağlandığında ve
uyumlu bir ince, uzun çorap ile yakışıyor.
25 ekim 2005, salı. 2329
bilgisayarım iyice yavaşladı son günlerde. dün bulaşan bir virüs yüzünden
yüklediğim antivirüs programı da buna bir etken tabii.
varlığımı sorgularken bazen, içine düştüğüm derin bir duygusal ve
düşünsel bir çukur oluyor. düştüğümü, düştükten birkaç saniye sonra, çıktıktan
da sonra anlayabiliyorum. tarif etmeye, betimlemeye çalışmam için tekrar düşmem
gerekiyor. bir beyin kaçağı diyelim. bir sızıntı. algılaması zor, kaygan ve tam
oturmayan kelimeler ile ifade ediyorum. bir gün betimleyebileceğim, umarım.
ben. diyelim ki sisteme karşıyım. çark olmamak için her şeyi deniyorum.
isyan ediyorum. uyumsuzluk gösteriyorum. düzenle zıtlaşıyorum. fakat aslında
içinden çıkmak istediğim kapalı bir kutu. kaçış yolu yok.. içinde bulunduğun
şeyi inkar edemezsin. ettiğini varsayman bile sistemin içinde gerçekleştiğine
göre, inkar ettiğin bir döngü oluyor.
aşkın, beni kollarına alamayacağı kadar soyut olduğunu düşündüm. hiçbir
zaman içine düşemeyeceğim kadar çok düşünmem, aşkı benden uzaklaştırıyor.
öpüşürken hissedilen duyguları hissetmek yerine, yukarıdan kendine bakınca ne
gördüğünü izleyip yargılama arasındaki fark. duyguları yaratanların, duyguların
sahipleri olduğunu bu sahiplere bir şekilde açıklamak gerekiyor. böylece, delice
aşık olmak da ruhun bedenle aynı kararı verip öncelikle atamalarında değişiklik
yapması anlamına geliyor.
bugün biraz zor şeyler yazdım. anlatabilmiş olmayı umuyorum.
1219
ramazan ile birlikte, anadoludan istanbul'a dilenci akıyormuş.
otobüslerle dilenmeye geliyorlarmış. ben haberlerin yalancısıyım. zaten
paylaşmak istediğim konu da bu değil, bu: bu dilenciler çok komik. zabıta
gelince bir kadın cuma namazı kılmaya başladı. yanlış bilmiyorsam kadınlar cuma
namazı kılmıyor. yine bir kadın dilenci, zabıtaları görünce: "hatim indiriyorum,
oğlum" diyor. zıpır mısınız, dilenciler?
0029
total overdose oynuyorum. zevkli, max payne'in daha güzeli diyelim.
karakter de çok karizmatik ve komik. hareketler de güzel. oyun da iyi
düzenlenmiş. kurgusu da, müzikleri ve seslendirmeleri de benden geçer not aldı.
saçlarımı kestirdiğimi bilmeyenler öğrensin. böyle daha çok seviyorum
artık saçlarımı. grease'teki john travolta'nın abartısız saç haline benziyor.
24 ekim 2005, pazartesi. 2112
tüm gün oturdum, yine de yoruldum. evden çıkmayınca bile insan nasıl
yorulur ki.
1541
yaşlanıyorum. evet. saçım iyice dökülüyor. önler seyreldi bile. kel olmak
da ayrı bir güzel ama benim gibi kocaman kafalı ve anten kulaklı iseniz o da bir
seçenek olarak kalmaz önünüzde herhalde.
playstation'ım var ama oyun oynayası olmuyor insanın. (oynayasım
yazacaktım, frontpage öyle bir kelime yok dedi. demek ki yanlış kullanıyormuşum.
güveniyorum frontpage'e.) tek başıma bazen oynuyorum. bölüm ilerleyemeyince
hemen sıkılıp bırakıyorum. iki kişi yarışmak daha zevkli oluyor. birileri gelse
de yarış yapsak. bir de artık dvd izleyebiliyorum, bu playstation çok güzel bir
şey. ufacık tefecik, içi dolu turşucuk. nedir? -turşu kavanozu.
şu iddaa'yı bir türlü tutturamadım. en az kırk milyonum gitmiştir
iddaa'ya. hiç kazanabilmiş değilim. gerçi kırk milyon ama üç dört yıldır
oynadığımı düşünürsek, pek bir para sayılmaz. bu düşünce sistemi ile
bakıldığında, pahalı bir ceket, ayakkabı, bot, pantolon almak da mantığa
bürünüyor. örneğin iki yüz milyona bir pantolon alıp üç yıl giyerseniz, normal
görünüyor.
aba altından sopa göstermek. ne güzel bir deyimdir. cumhurbaşkanı, yirmi
dokuz ekim resepsiyonuna tüm rektörleri davet etmiş. benim de aklıma bu deyim
geldi. van yüzüncü yıl üniversitesi'nin rektörüne yapılanlar komplo deniliyor.
sanırım ben de öyle düşünüyorum.
türkiye ekonomisinin kantitatif analizi dersinde, hoca bir iki yıl içinde
kriz beklediğini söyledi. haklı sebepler de gösterdi. gerçi ne kadar iyi anlatsa
da onun kadar iyi anlayamadım olayı ama
0224
nasıl oluyor da bazı müzikler insanın hali hazırda içinde olan duyguları
bir anda tetikleyip dışarı çıkartabiliyor? kapı kilidi gibi; üç yıl önceki
anının odasına birkaç nota art arda gelip anahtar oluyor ve işte, içerdesiniz.
23 ekim 2005, pazar. 2208
ehliyet sınavına girdim. yüzde doksan beşi erkekti sınava girenlerin,
korkunç bir manzaraydı sınava girmeden önce bahçede biriken pipililer. sınava
girenler ise ayrı bir gözlem: bir tane annem yaşında kadın, içinden okumayı
bilmiyor herhalde fısır fısır tüm sınav boyu arkamdaydı. önümde yaşlı amca, ağır
ağır çözüyor. en arkada bir çocuk, tek dersten girecek diye kırk beş dakika
vermişler, sonra çocuk ancak bir saatte teslim etti. tutanak tuttular sanırım.
devlet ile ilgili bir işim daha böyle geçip gitti diyelim.
winamp radyo dinliyorum. sumut caz (smooth jazz). yayınlayan
istasyonun ismi bu. bir de guruvi salat (groovy salad) var, o da güzel.
21 ekim 2005, cuma. 1003
rüyamda bir arkadaşım ve al pacino tarzı bir elebaşı ile çok zengin
birinin evine giriyorduk. dağıtmaya. aslında tam olay şöyle: biz o arkadaşımla,
bu al pacino'yu yakalamak için güvenini kazanmaya çalışıyoruz. büyük işler
çevireceğiz ama küçük işlerde de cesaretli olduğumuzu kanıtlamalıyız. tam evi
dağıtıyoruz, cam kenarında al bize, evin üç yerine bizi bulmalarını sağlayacak
ipucu bırakalım diyor. erkek işte! bulunmaktan bile korkmuyor. tam o sırada, bir
sürü polis geliyor bina çevresine. kapıya dayanıyorlar ama kapı güçlü,
açılmıyor. camdan dışarıda yüz iki yüz adam olduğu görülebiliyor. sonra da
uyandım. dikkatimi çeken bazı şeyler vardı; bir sırt çantasına ihtiyacım var,
evde güzel sırt çantası bakıyordum kendime. bu neye işaret acaba? bir de, lego
araba gördüm. zengin herifin çocuğunun olsa gerek. merak ettiğim şu; ne hakim
olunamaz beyindir bu rüya sırasında çalışan ki bana lego gösteriyor...
18 ekim 2005, salı. 2328
aşk din. aşk dindir. dine benzer. inanma isteğini tatmin etmek için
isimlendirilmiş aslında olmayan bir şeydir. herkes var olduğuna inanır ama kimse
ulaşamaz. ulaşabilenler mi. hadi canım oradan! kandırmayın kendiniz. aşk yoktur,
farkında değil misiniz. duygularınızı başkalarının üzerinde gerçekleştirdiğiniz
oyunlarla tatmin eden sizler, o başkası zamirini istediğiniz zaman değiştirip
yine aynı amaçlara alet edebilirsiniz.
yıllardır cep telefonumda sakladığım mesajları yazayım şuraya; değerleri
yok, yanlış anlamayın. en son güzel sözleri orta son gibi biriktirirdim cep
telefonumda, sonra da sildim.
kaçıncı sınıfta olduğumu hatırlamıyorum ama yılbaşı hediyesi almıştım
arkadaşıma, hani şu çekiliş durumları. ardından bir türlü vedalaşamadım hediyem
ile. veremedim onu ona. benim oldu batman oyuncağım.
görüyorum; nokia bilmem kaç çift sıfır kullanıyorlar. en yeni, en pahalı
model. sonra bir duyuyorsunuz; "kontörüm yok, beni arar mısın" ya da bir
bakıyorsunuz kart değiştiriyor. diğer hat daha ucuz diye ondan konuşuyor. bu,
kirada oturup, mercedes sürmek gibi bir şey.
kendi mimiklerinizi fark ettiniz mi hiç? birkaç defa rastladım kendi
mimiklerime. olmuyor, deneyince doğal görünmüyor. rastlamak, göz ucu ile görmek
gerekiyor. fark etmek.
aynı frekanstan rüya görsek bir sürü kişi. herkes gerçek olsa, bir çoklu
kullanıcılı rüya ortamı oluşsa. eskiden bahçıvan diye bir film vardı. ta
terminatör'ün yayınlandığı yıllarda yayınlanmıştı birkaç defa. belki hala arada
sırada yayınlanıyordur. insanlar sayısal ortamda yaşayabiliyorlardı. matrix'in
daha öncesi. a, evet. matrix'i buradan kopyalamış olabilirler. hatırlıyorum..
ortama göre din de aslında bir kendini gerçekleme, ego tatmini. bağlanma
tarafından bahsetmiyorum bu sefer. bahsettiğim, din ile hava atmak. "ben
coldplay dinliyorum, ya sen" gibi "şu cübbeyi giyeyim, üzerine de şu takke;
artık herkesten daha dinci oldum" da aynı şey.
tiyatrodan çok etkilendiğimi yazmış mıydım? duygusal dalgalar ile
sarsılıyorum tiyatroda. derin darbeler. aşırı oynanan o rollere kaptırıyorum
kendimi ve içine düştüğüm empati ile vücudum tepki veriyor. bundan sonra her
salı tiyatro günüm. aralarda da isteyen olursa başka oyunlara, başka matinelerde
gidebilirim.
0016
çok aşık olanlar, kendini aşık hissedenlere karşı kin besliyorum. belki
aşık olamamam, aşkın tadına varamamamdan bu. çekemiyorum. yapay, bayağı geliyor
bana. nasıl olur da diyorum, bir kişi bu kadar çok insanın gözü önünde olur.
sıkılmaz mı insan? düşmez mi bir süre sonra içindeki güneş denize? -bırakın,
canım. olmaz öyle şey.
yirmi üç eylül, cuma. 1154
zor değil. tutan bir şarkı yapmak gerçekten zor değil. biraz ebru gündeş
ağzı, biraz serdar ortaç tavrı ile seslendirilecek ve içinde şımarık bir kızın
dilinden yazılmış sözler olacak. klipte de o şımarık kıza yavşayan erkekler. bu
kadar basit.
nane limon içmeyi çok seviyorum ama bir türlü annem gibi kıvam
tutturamıyorum. ben yapınca ya çok limonlu oluyor ya da limon tadı pek gelmiyor.
annem nasıl yapıyorsa; tam nane limonu elde etmiş oluyor. bir sırrı olmalı
elbet. bir ara da nane limona kekik katmayı düşünüyorum. acı yapar sanırım
tadını ama deneyeceğim.
yoğurtçu iş hanı, hani şu joker'in de bulunduğu hanın karşısında bir
dürümcü açılmış. yeni açıldı, deneyelim diye oraya gittik; bir hürmet, bir ilgi.
çok memnun kaldık. güzel bir çorbası vardı ve adam çorbadan para bile almadı.
çorba, ayran ve adana bir de ortaya salata için üç buçuk milyon ödedik kişi
başı. dört kişiydik. adanası da fena değildi. tavsiye ederim.
on dokuz eylül, pazartesi. 1122
şunu buldum, siz de bakın.
sigara içen insanlar ikinci sınıftır. evet. kokuyorlar. pis kokuyorlar. ayrıca
pis bir şey zaten.
altı haziran, pazartesi. 2051
insanlar çiğ. anlıyor musun beni? çiğler; çiğim. çıkarları yönünde ilerlemeye
çalışıyorlar. yapmasınlar mı? -yapsınlar canım, ne isterlerse yapsınlar.
yapmasalar olmaz zaten. düzen; adı konmasa da hiyerarşik. sistem. sitemin,
işleyen pistonları bir girip bir çıkıyor.
sarı kol bantları. bilmiyorum onların isimlerini henüz. gittikçe yayılıyor;
herkeste bir yardım yapma isteği. tabii canım, o kadar da öküz
değilseniz yardım yapmışsınızdır sizde. kiminizin kolunda iyi yaşa yazar,
kiminizin kolunda da livestrong. esaslı iştir yardım; insanlık sorunları kanser,
fakirlik hep size batmıştı ve şimdi yardım etme şansı buldunuz. harika! adınıza
o kadar sevindim ki, size bir de madalya asmak istiyorum. daha çok belli olsun
yardım yaptığınız. hatta; en güzeli size bir pankart yaptıralım. evet,
evet. her yardım eden elinde BAKIN BEN YARDIM ETTİM, diye bir pankart ile
gezsin ki biz anlayalım kimin yardım edip etmediğini... bırakın doğa aşkına,
bırakın. ne yapmaya çalıştığınızı fark edin ya da neden yapmaya çalıştığınızı.
otuz mayıs, pazartesi. 2023
yemek yerken değişik ve bana uygun tatlar yakaladığım zaman büyük haz
alıyorum.
bugün aylaklık yapıp televizyon izleyeyim dedim, ibrahim tatlıses'in filmi
vardı. mehmet ali erbil'in toy zamanları da aynı filmdeydi.
00:31
artık böyle devam edeceğim. haberin olsun.
bin dokuz yüz seksen dört'ü izledikten sonra, kitaptaki tüm hayallerim suya
gömüldü. kitabı okuyalı üç dört yıl olsa da yine de ufak hayal kırıntılarım
vardı, artık film sayesinde üzerine hepsi asfalt dökülmüş mıcır gibi kaldılar.
devam edeceğim sevdiğim lafları koymaya. eskiden yapardık, en eski sitede.
geçen gün baktım, hala duruyorlar ve hala o sözcükleri yazmayı, telaffuz etmeyi
çok seviyorum. aklımda bir şey var; bakalım.
26 mayıs, perşembe. 2303
i: eskiden yazdığım bir yazıyı yapıştırayım. yarım kalmış ama olsun. şöyle bir
şey:
otobüs teyzeleri
tip a;
tek başlarına gezerler. öğlen gibi yola çıkarlar. durakta otobüsün geleceği
tarafa yakın, önlerde dururlar. otobüsü ilk görmek isterler. otobüs geldiğinde,
durağı ortalamak isteyeceğinden, önceki duruşları arka kapıya denk kaldığı için,
öne ilerlerler. öne ilerlerken onu bunu ittirip, sarsmadan geçmezler. önce
binmelidirler. otobüse bindiklerinde iki şansları vardır;
--birincisi buldukları yerlere otururlar. gidecekleri yer uzunsa, mutlaka
telefonları çalar. telefonu bir elleri ile tutar, diğer elleri ile tuşlarına
basarlar. uzun uzun çaldıktan sonra (bu arada muhtemelen gözlüklerini takıp,
kimin aradığına bakarlar) açılan telefona; "evet, geliyorum", "`otobüsteyim`"
gibi cevaplar verirler. geldikleri yere yaklaştıklarını, etrafa büyük boyun
hareketleri ile kafa çevirip baktıklarında anlarsınız. gidecekleri yere
yakınlaştıklarında, aynı hareketi koruyarak kapıya yönelir ve basarlar. basmadan
önce son bir defa düşünürler.
--ikincisi ise hepimizin bildiği gibi, sözünü ettiğimiz teyzelerin ayakta kalma
durumudur.
i: yarın iktisat vizem var. tüh. yine çalışmadım.
25 mayıs, çarşamba. 1402
i: eva mendes'ten
bahsetmeden geçmek istemedim.
i: himen'in filmi ne zaman yapılacak acaba? iskeletor nasıl olacak acaba? bir de
yeni batman yapmışlar. o nasıl acaba? ayrıca, hala izlemedim star wars'u.
güç benimle olsun.
24 mayıs, salı. 2242
i: farkında değiliz, farkında değilsiniz. aslında yol belli, sadece iz
bırakıyoruz. ...bir sürü insan görüyorum otobüste, hepsi bir yere gidiyorlar.
genelde evlerine. neden? çünkü dinlenecekler. yarına hazır olmak için
dinlenecekler. sonra? yorulacak ve yine dinlenecekler. çizilmiş bir çizgide
sadece farklı aralıklarla nokta koyuyorlar ya da koymuyorlar. aslına bakılırsa,
çoğunun nokta dahi koyduğunu sanmıyorum. ne bırakabiliyoruz bu dünyaya? güldüm.
neden bir şey bırakalım ki? düşüncelerimi toparlamakta güçlük çekiyorum derin
boşlukların olduğu yerde hepsini oralardan geçirmek çok zor. bak, fark et.
0135
i: daha çok küçük bölgelerde rastlıyorum tekil kullanıma; iyi yolculuklar yerine
iyi yolculuk, iyi günler yerine iyi gün gibi. nedeni ne olabilir?
i: soul stuff yani benim türkçe'ye çevirim ile ruh muh'u izledim bursa'da, çok
beğendim. aferim gençlere.
18 mayıs, çarşamba. 1359
i: anastasya'nın sik ent tayırt adlı şarkısındaki "i'm sick tired of being sick
and tired" sözü, ozzy osbourne'un i just want you'sundan çalınmıştır. bunu
burada açıklıyorum.
17 mayıs, salı. 2059
i: tüm gün evde olmayı ve tüm gün film izlemeyi, ayrı ayrı özlemişim.
i: erin brokovich'teki julia roberts olmuş. her zaman olmuyor ama bu filmde
olmuş.
1333
i: teoman ne anlar soğuk kahvelerde yatmaktan.
i: artık neredeyse her film garip bir son ile bitirilmek isteniyor. düşündüm;
bitse mi iyi, bitmese mi?
13 mayıs, cuma. 0019
i: tiyatroda kendime göre beğenme oranım var. bu orana göre ayağa kalkıp
kalkmayacağıma karar veriyorum.
12 mayıs, perşembe. 2249
i: hayatta da tümüne hayır butonu olsa. olabilir.
i: hakan günday'ı okuduktan sonra, bukowski ile de pekiştiriyorum hayat
savurganlığımı.
i: içkiliyken, dalıp derinlere iniyorum. kimse fark etmiyor ama ilkan
dediklerinde geri dönmem birkaç saniyemi alıyor. incelenecek, söylenmesi gereken
o kadar söz var ki. gözlemler yetersiz. sebeplere göre oynanan roller.
8 mayıs, pazar. 1417
i: uzun zamandır tüm gün evde geçirmediğim için bugünden zevk alacağımı
düşünüyorum.
i: bana internette alan sunan arkadaş, sunduğu alana son verdiği için biraz para
harcayıp alan almam gerekecek. belki de almam, belli mi olur.
1 mayıs, pazar. 1615
i: cicili bicili.
28 nisan, perşembe. 0010
i: hiç gücenme, kaşar kız ama bazı huyların var gözlemlediğim... yok, yanlış bir
giriş mi yaptım acaba? birine yöneltmiyorum, kafa karıştırmasın.
24 nisan, pazar. 2244
i: bazen sebepler sadece rol yapmaya dayanır ve düşünülmeden, aslında
düşünüldüğünü varsayıldığından bilinçsiz hareket edilir. duruma göre çeşitli
kararlar verirsiniz; fakat aslında siz sadece karar verirsiniz. değişkenleri göz
önünde bulundurarak, sorunu çözmeye kitlenmiş beynin cevabıdır karar. aslında
değişik bir harekette bulunmayı bildiğiniz halde uygulamazsınız, farkında
değilsiniz.
i: çok çabuk tüketiyoruz. eminönü'ndeki balıkçıları çok severdim, gittiler.
alıştım. ömür'de ayran içmedim, gitti. unuttum bile. taksim'deki gümüşçü dolu
sokağı temizlediler, kimse kalmadı. alıştım. tükettim. yeni haline verdim
kendimi. düşündüm de; taksim'i taksim yapan meydandaki börgır kink bir
turşucu, parfümeri, kebapçı, eczane, okul olsa yine alışırım. neden? çünkü ben
hızlı tüketiyorum.
i: ya her uyandığımızda rüyaya dalıyorsak?
19 nisan, salı. 2208
i: ...gel gör ki anlayamadığın şeyi anlatamazsın.
i:
1011
i: bazı dayanışma örnekleri içimi kıpır kıpır ediyor. bir kitapta okumuştum
-kitabı söylemeyeyim ki, önyargı yapmasın- siyasal aynı görüşteki insanların
birbirlerine ne kadar çabuk ve sorgusuz sualsiz ısındıkları. aynı yolda
ilerlediklerini bildikleri için heyecanlanmaları. aynı hissi, nisan devrimi adlı
filmde de yaşamıştım. daha güncel bir örnek verirsem bu hisse dair; yolda radar
olduğunu gören sürücü, karşıdan gelen sürücünün yavaşlaması için ona selektör
yapar ki, radara yakalanmadan yavaşlasın. bu da bir dayanışmadır. adı konmasa
da, aynı düşmana karşı, aynı saflarda yapılan bir savaştır..
i: bugün tegv'in yürüyüşüne gideceğim. üzerimde beyaz tegv penyesi ile,
istiklal'de yürüyeceğim. hehe.
i: şöyle bir his daha betimlemek istiyorum, elimden geldikçe; kredi kartı
limitiniz değil de kendinize koyduğunuz en fazla şu kadar harcayabilirim
sınırını aştığınız anda, her şey sanki olağanmış gibi harcamaya devam
ediyorsunuz. bunun nedeni de sanırım, aşacak kadar harcama yaptıysanız, zaten
bir batağa batmışsınızdır ve kurtuluş çabanızı denizdeki yılan olarak yine kredi
kartında ararsınız.
i: okuduğum kitabın da etkisiyle; bostancıda, sahile bakan, ufak bir teras katım
olsun istedim. şöyle sere serpe uzanayım, güneş değsin tenime. arkadaşlarım
gelsin, gitsin. fazla kıpırdamayayım. müzik beslesin ruhumu, vesaire..
i: yaratıcılığım mı azaldı yoksa içime gömüldü de ben mi çıkaramıyorum?
18 nisan, pazartesi. 1132
i: gün aydı.
i: zeytinyağı yemeyi seviyorum. kahvaltıda, sade. içine veya üzerine biraz
baharat, özellikle kekik ile.
i: pek zevk almıyorum artık yemek yemekten. rutin bir işlem gibi doyuruyorum
kendimi. of, ne güzel şöyle olsa yerdim diyemiyorum artık. diyorum ama, fıs. yok
bir olayı öyle dememin.
i: param kalmadı. ayın daha üçte ikisi dolmadan param bitti. şu anda sıfırım.
5 nisan, salı. 2212
i: n'aber? iyice savsakladım, görüyorsun di' mi?
i: kitab-ül hiyel, engereğin gözünde kamaşma ve puslu kıtalar atlası'nı art arda
okuyunca eski galata'da, eminönü'nde, sarayburnu'nda yaşar oldum. topkapısı'nı
bilir oldum. puslu kıtalar atlasını bugün bitirdim. neyse, bir şey yazıyordum,
sildim. belki burayı okuduktan sonra okuyacak olan biri olur, ufak da olsa
önyargı yaratmak istemem, fakat yine de şimdiye kadar okuduğum kitaplar arasında
iyi bir yeri var.
i: bazen insanın kimseyi çekesi olmaz ya (tabii ilkan, ne güzel cümleler
kuruyorsun sen öyle...) şöyle demek istedim; bazen kimseyi görmek istemezsin,
hiç kimse ile konuşmak istemezsin, sadece yalnız kalmak istersin, hatta
yalnızlığın bile seni sıkar. o zamandayım şimdi. sürekli bir şeyler gözüme
batıyor, ruhum götüme kaçtı.
i: yol artık iyice batmaya başladı. en az bir saat sürüyor taksim'den buraya
gelmek. çok uyuz oluyorum artık.
i: güzel hayaller kurup, aslında elinde bir sürü farklı olanak olmasını istemek
harika bir zaman kaybı olduğu gibi de insanı gittikçe yolundan alıkoyan bir
beyinsel yanma. çık işin içinden çıkabiliyorsan.
i: bugün ölüme karşı ne kadar soğuk olduğum düşündüm. gelmesi, ya da daha
acıtıcı olan yaklaşması bile beni fazla etkileyemez diye düşündüm. etkiler, çok
ağlarım ama çabuk da atlatırım gibi, en azından şimdilik öyle düşünüyorum.
n'aber, ölüm? nerelerdesin bakalım?
16 mart, çarşamba. 1127
i: ne güzel di' mi, artık hiç yazmaz oldum.
i: bayağı çok güvener'de kalıyorum bugünlerde. ondan da yazmıyor olabilirim
aslında ama güzel günler geçiriyoruz vesselam.
i: bir defa sabah dokuzda olan derse beşiktaş'tan gittim, çok ilginç değildi
aslında. sadece okuldan kalkan otobüse bindim ama biraz erken gittim ki
oturabileyim, sağ olsun mertcan.
i: bugün de c dersi var sadece. ona gideceğim. saat birde. on iki gibi çıksam
rahat yetişirim. genelde tam bir saat kala çıkamıyorum. örnek veriyorum; dün on
birde olan dersime saat on bir otuz beşte girdim. hoca da ders on birde başlıyor
diye azarladı ama beni değil. benden sonra gelen bir kızı. biraz sinsi davranıp
arkalarda kayboldum hemen.
i: sürekli aptal filmler indirmek zorunda kalıyorum. adsl boş durmasın diye, şu
atv ya da show tv'de yayınlanan tipten filmler indiriyorum. ancak onların divxi
var ortalıkta. aptal aptal komediler mi istersin, pek sıradan dramalar mı
istersin. neyse, onların da kendine göre bir güzelliği var diyorum ve nadide
arşivime ekliyorum. herhalde iki yüz kadar film oldu. yani olması gerekiyor, bir
sürü cd var, sürekli artan bir arşive sahibim. harika. yıllar sonra baktığımda,
tabii cdler bozulmamışsa eğer, o filmleri tekrar izleme olanağına sahip
olacağım.
i:
4 mart, pazar. 1339
i: şöyle bir genelleme ile çıksam karşına; insan kendine dahi tam dürüst olamaz.
tamam, tam deyince genelleme ile doğruluğa ulaşıyor ama düşünsene, bazen o kadar
çok çatallı düşünmek gerekir ki; kendi isteğinin yanında, başkalarına da yol
vermek gerekir.
i: eğer bugünden başka bir gün şu yukarıda yazdığımı anlayabilirsem, öperim
kendimi.
i: bir sürü film arıyorum ve bulamıyorum. bir haftadır hep piyasa filmleri
indiriyorum; beş para etmez komediler indiriyorum. başka bulamadığım ve
internetin boş kalmaması için. sürekli veri gelsin diye.
3 mart, perşembe. 1120
i: sabahın köründe ingilizce dersi olunca hiç gitmek istemiyorum haliyle. saat
birde fizik lisanstan aldığımız c'ye gireceğim. güzel olacak umarım.
i: her türlü meyve suyuna, ki bunlara portakal suyunun da dahil olduğunu
vurgulayarak geçiyorum, limon sıkın. daha güzel oluyor tatları. hatta, vişne
suyuna portakal suyu ekleyin. mis mis.
i: kağıttan bardak yapmayı, onu yanımda taşımayı düşünüyorum. okulda çay da
pahalı geliyor, kahve de. hatta kahve çok pahalı. yedi yüz elli bin lira. okulda
kahve en fazla beş yüz bin lira olmalı. çay ise iki yüz elliden fazla olmamalı,
bence.
i: bir sürü film indiriyorum. eve iki günde bir geliyorum ortalama ve ben yokken
üç film aynı anda inmeye devam ediyorlar. en az biri gelmiş oluyor. onu izleyip,
yazıyorum cdye. böylece yeni film indirmeye yerim oluyor sabitdiskimde.
i: nivea deodorant kullanıyorum. iki çeşidi var. birisi kuru, pudralı. diğeri
ise daha bir serin kokan modeli. pudralı olan kötü ama daha iyi koruyor diye
düşünüyorum. bilmem ki.
2 mart, çarşamba. 2153
i: bazen iki mart çarşamba yazarken, iki martın çarşamba değil, perşembeye denk
gelebilme durumları oluyor, onu da alıklığıma verin.
i: kır'a gittim. oda tiyatrosunda. çok sevdim, çok içtenler. on üzerinden yedi
verdim; bir anarşist'in kaza sonucu ölümüne sekiz verdim; kamyon'a, dört veya
beş verdim, yaprak dökümüne de yedi verdim. bir de sersemler evi, o da
özgünlükten on bile alabilir ama yine de on vermeyeceğim için, sekiz diyelim.
mis mis.
i: flört halindeki gençler, ilk flört günlerinde çok belli ediyorlar bunu.
yakınlaşan ama dokunamayan eller, gülen suratla mahcuplaşan bir ifade, kızların
alımlı boyun bükmeleri eh eh. pek şeker efendim, tadından yenmez.
i: kulaklarım müziğe aç sanki, bugünlerde çok yüksek sesli dinlemek istiyor
canım, bir de şu creative'in 4+1'inden istiyorum, mis.
i: php hala askında, püf.
27 şubat, pazar. 1127
i: şimdi hatırladım; rüyamda amerika'daydım. bir tatlıcıya gidiyordum, hani
bizim inci profiterol ya da bolu'lu hasan usta gibi bir yer. o kadar çok çeşit
vardı ki şaşırıyordum. etrafta herkes devamlı bir şekilde gülerek, eğlenerek
tatlı tüketiyordu. garsonlar sürekli yeni tatlılar ile ortalıkta dolaşıyordu.
ben de tatlıcılık da bir sektör olduğuna göre, bu amerika'nın obez olması çok
normal diye düşünüyordum. ayrıca; inanmazsınız ki, tatlı yemeden çıktım oradan.
1017
i: hehe, tam zamanında yazmayı kesmişim. o günden beri pek doluyum (!) da...
i: bir sürü ders aldım; mesleki ingilizce, iktisat, veri analizi, veri
tabanları, c ve bir de cumartesi sabahları bilim felsefesi dersi. altı tane. hiç
istatistikte okuyormuş gibi değilim görüldüğü gibi.
i: dört şubat'taki yazımda bahsettiğim arka sayfayı yine izledim. hehe. kültür
şoku. adamlar sürekli filmlerden, kitaplardan, politikadan bahsediyor. sevdim
de; arada içine ediyorlar tabii.
i: sağ ve sol kolumu, kısaca kollarımı aşağıya saldığımda ki en kolay harekettir
sanırım kaslarım için, kolum ağrıyor. ikisi de ama sağ daha fazla. pazı kaslarım
ağrıyor. çekme var diyorum ben kendi kendime. çünkü aşağıya salınca sanki
kısalmış gibi davranıyor ve aşağıdan çekildiğini düşündüğü için geriliyor. nasıl
da anlattım ama.
i: arşive yazabildiğim yüz yirmi tane divxim var ama resmi rakam yüz kırk kadar.
her geçen gün de artıyor. bu arada dündü sanırım;
the forgotten'ı izledim.
etkilendim. sadece ölen çocuğun ölmediğini düşündüğümüz bir film değildi yani.
14 şubat, pazartesi. 0406
i: dün yani on üçünde diğer on yedi bin çaylak gibi ben de yazar oldum. pek
istemedim diğer on yedi binin de yazar olmasını. umarım aynı ruh korunur da bir
güruh oluşmaz.
i: yalnızım bu on dört şubat, sen yalnız mısın ilkan? evet, ilkan. ben de.
i: okul başlıyor bugün. biraz sonra (!) okulda olacağım. ilk gün erken gitmek
istiyorum ki zaten asosyallik derecesi yüksek olan okul hayatıma bir düzen
getirebileyim.
i: içinde bir geçmiş yatıyor ama sen farkında değilsin. sarmışsın onu çepeçevre.
belki de onsuz bir hiçsin. doğru ya, onsuz olmazdın zaten. aman. çerçeve işte.
uzatamadım. aptal gibi hissettim.
9 şubat, çarşamba. 1411
i: biliyor musun, bayağıdır sabah ezanı okunmadan yatmıyorum, belki de
yatamıyorum. haliyle erken de kalkamıyorum. fakat, ilginç olan her sabah, daha
doğrusu öğlen, on ikiyi elli dokuz geçe veya bire bir kala uyanıyorum. dört
gündür sektirmeden bu şekilde uyanıyorum. kaç gün daha devam edeceğim acaba?
insanın vücut saati bu olsa gerek. biraz dakik benimkisi. eh eh.
i:
8 şubat, salı. 1455
i: durdur.
dondu görüyor musun her şey. aslında sen de dondun. içinde bulunduğumuz dört
duvar da dondu. hiçbir şey hareket etmiyor. garsonlar ellerindekilerle kaldı.
yandaki masa, sohbetin tam ortasında sustu. köz artık ısıtmıyor nargileyi.
arkada yemek yiyen adam; bak, o da hareketsiz.
ben de hareketsizim. beni izleyen ben değilim. bunları izleyen ben değilim.
belki başka bir boyuttayım. herkes durmuş.
baksana, yeşil gözlerin de donmuş. ifadeni anlayamıyorum; anlayacak kadar
tanımıyorum.. seni değil, gözlerini.
vııızzt. jub.
i: yine ancak birde uyanabildim. şimdi biraz kitap okudum, biraz da yemek yedim.
ekmekler küflenmiş. kepek ekmeği yemeyi sevdiğim için dolapta hep kepek ekmeği
durur ama çoğu küflenmiş. küflerini atıp sandviç yaptım. son kalan meyve suyu
ile yiyordum ki, meyve suyunun da bozuk olduğunu anladım. şans.
0002
i: geceleri de baileys keyfim var işte. gerçi her ne kadar arada bir yapsam da,
bu onun özelliğini arttırıyor olsa gerek. özlemeden içmiyorum. çok çabuk
tüketiyorum kahveyi. odama zeytin ezmesi kavanozunda aldığım kahveleri bir hafta
geçmeden bitmiş görüyorum, aslında bu kadar içmemem gerek, istemiyorum bu kadar
içmek ama canım isteyince içince de bu kadar çok oluyor. bir de böyle evde
kaldığım uzun günlerde, tek dostum. eh eh. abarttım.
i: font küçük değildir umarım, sevdim. karakter aralarını büyülttüm. umarım
seversin. ayrıca, yakında körler için de font büyütme-küçültme koyacağım.
yakında.
7 şubat, pazartesi. 1702
i:
şöyle bir şey buldum. firefox
kullananlar biliyordur ama ben daha yeni gördüm, açıkçası arıyordum da... bir
sürü eklenti var firefox için. kutlamak lazım, çok güzel şeyler yapmışız. iyice
internet explorer'ı silip firefox'a geçmem farz oldu.
i: kahvemi koyu seviyorum ama genelde kıvamını tutturamıyorum ve çok acı
yapıyorum. sonra, koyu oldu, biraz içeyim de su eklerim diyorum. tabii ki
eklemiyorum. çünkü üşeniyorum. hem de çok. hazır kahve keyfi yapıyorken, neden
kalkıp gideyim içeriye..
6 şubat, pazar. 2219
i: hastayken hani bir yutkunursunuz hop diye kulağınız açılır. o çok güzel bir
duygu. birden içten gelerek, hızlı hapşırmak da çok zevkli. resmen bir ciğersel
boşalma.
i: bütün gün uyudum sayılır. geçmedi bir türlü. olsun, yine de çok ağır değil.
geçen yıl bayram günü olmuştu, elimi kaldıramaz duruma gelmiştim. çok garipti.
sanki tüm gücümü yitirmiş gibiydim, hiç hissetmediyseniz, anlama ihtimaliniz az
tabii.
i: bir şey daha öğrendim; nane-limonu çok kaynatırsanız acı olurmuş.
1342
i: bu kadar uyumayalı yıl oldu herhalde. tam on iki saat uyudum. biraz karnım
ağrıyor. annem nane-limon yaptı sağ olsun. geçti sayılır. seviyorum nane-limon
içmeyi. neden öyle ağrıdı karnım bilmiyorum.
i: migreni ve şu kronik mide ağrılarını merak ettiğimi düşünmüştüm üç gün önce;
son iki gündür öğrendim. dün de çok başım ağrımıştı. istemiyorum bir daha hiçbir
acı, ağrı öğrenimi.
4 şubat, cuma. 2100
i: daha da ötesi yoktur herhalde... bir program vardı arka sayfa diye,
ntv'de. onda gördüm; bu "reality show"lar hakkındaydı bir bölümü. bizdeki
semra hanım'ın çok yer kaplamasından sonra yapmışlar. o kadar kötü bir
durumdaymış ki ortalık, inanamazsınız. öyle yarışmalar varmış ki, birkaç
örnek sıralayacağım zaten, insanın duyguları ile oynuyor, onları gerçekten
deniyorlarmış. örneğin, on dördü homoseksüel, on beş kişi arasından bir kız,
homoseksüel olmayanı seçip evlenirse ödülü kazanacak. bir diğeri, babasını
küçük yaştan bu yana görmemiş bir kız, sekiz potansiyel baba (!) adayı
arasında bir süre geçiriyor ve hangisinin gerçek baba olduğunu bilmeye
çalışıyor. insanlık dışı! bir tane de şu mtv'de yayınlanan, kızların
düzeltildiği (!) program gibi yapmışlar. kadını yeniden yaratmışlar.
hacı-hoca takımından olsam başımıza taş yağacak diyebilirdim, rahatlıkla.
i: "genleşme"nin somut kanıtı olarak, ilgilenenlere bir örnek vermek
istiyorum. bardak poşeti daldırdığım çayın demlenmesi için cd kutusu kapağı
koydum. sıcaktan ortası bombe oldu. ardından bombeli tarafı soğuk duvara
tuttum ve "ta taa". artık bombe yoktu.
3 şubat, perşembe. 1454
i: evden çıkamıyorum, aynı uyanamadığım gibi. odam çok sıcak, sıcak olduğu için
dışarının soğukluğu beni kendinden uzaklaştırıyor. aynı şey uykuda da geçerli,
bir türlü uyanamıyorum. oda çok sıcak, uyanıyorum. ardından, gelip yatağa
yatıyorum, yattığım anda da uyuyorum. bu kadar olur.
2 şubat, çarşamba. 1628
i: evden çıkmadım, tasarımımı ve içeriği tamamlayıp siteyi açıyorum. ho ho.
i: boş kalan i:'leri artık silmeyeceğim, unuttuğumu hatırlatıyor bana.
0053
i: hani pastanelerde satılan, kenarları tırtıklı, kredi kartı kalınlığında,
üzeri hafif yanık, dikdörtgen çubuk kraker türevi bir yiyecek var, adı ne acaba?
i:
29 ocak, cumartesi. 0220
i: hummm beybe, ay fiyıl nays dı muzik saundz beda vi' yu.
i: aptal gibiyim, kitlendim. tüm günüm bilgisayarda ya oyun ya da sohbet ile
geçiyor. arada bir kitap okumamı saymazsam, boşa zaman harcıyorum. hayatımı
harcıyorum. farkındayım, farkında mısın?
i: şimdi bir film izleyebilirim ama izlersem çok geç olacak. acaba izlesem mi...
yarın da yapacak işim yok. evde olurum. belki çıkarım...
26 ocak, çarşamba. 2220
i: kuzuların sessizliği'nde, anthony hopkins'in bir clarice deyişi var ki,
kulağa yapışıyor.
i: divxtürk diye bir program buldum. tüm arşivimi kaydettim. oynayanları,
özetleri ile. çok güzel oldu.
i: dün sabah da böyle uyandım. bu gün de dilimde. me and mrs. jones, barry
white'dan.
i: palto baktım kendime, pek pahalı. gözden çıkardım ama yine de güvenemiyorum
tek başıma almayı. püfh.
25 ocak, salı. 0013
i: bugün, teorik olarak dün, yani pazartesi otobüsler bedavaydı diye tüm
bağcılar yine istanbul'a dağılmıştı. bağcılar diyorum, bağcıları sövüyorum ama
sefaköy'ün de sağda kalır yanı yok. otobüs durağında adam kılıklı bir insan
yoktu. otobüse binerken ise, sanki birbirlerine düşman onlarca kişi aynı yere
akın ediyorlardı. oysa, ilk önce inenleri beklememiz lazım, di' mi inekler ve
danalar. ayrıca danalar; bakın, iyi dinleyin, iyi okuyun: bir grup
oluşturduğunuzda; biliyorum, dana-voltran oluyorsunuz ama biz insanların
arasında hiç çekilmiyorsunuz. danaysanız, buyurun sizi düzlüklere alalım.
i:
23 ocak, pazar. 0232
i: eskiden, kopya cd sektörü bu kadar gelişmeden önce kopya cdler cd kabı ile
satılıyordu. içlerine güzelce yerleştirilmiş ön ve arka kapakları bile vardı.
öyle ki, cdler baskılı oluyordu. üzerinde oyunun baskısı vardı. hatta, bendeki
bazı cdlerin kitapçığı bile vardı ön kapaklarında. daha neler! eh eh.
22 ocak, cumartesi. 1758
i: yine evde geçirdiğim günlerden biri. şişmanlayacağım kesin böyle otura otura.
ne yapayım, dışarı çıkasım gelmedi. püf.
i: bu siteyi de bir yoluna koyamadım. olsun, nasıl olsa kendime yazıyordum,
şimdi de kendime yazıyorum. bitmedi. bitmeyecek de.
21 ocak, cuma. 0036
i: belki de beş yıl öncesine, fizik sınavını ektiğim bir çarşamba günü
kuzenlerimle erkenden emirgan'a gidip, kahvaltı ettiğim güne dönmeliyim. yeşil,
çay kokusu, sıcak poğaça, biraz peynir, hoş sohbet, tatlı bir sabah.
20 ocak, perşembe. 2359
i: yine evde kimsenin olmadığı şu anlarımda, kendi bunalımıma girdim. bu sefer
hoşuma giden ve ilk defa olan bir şey vardı: tüm vücudumu diken diken edebildim.
hem de iki saniye kadar. rahatladım.
2345
i: şu an: grup yorum ve yeni türkü'nün artarda çıktığı bir konser için, baharın
herhangi bir günü, açık ve havanın tam geceye çalan zamanında, kanımda şarap,
yanımda birkaç arkadaşımla olmak isterdim.
i: bugün kurban bayramının ilk günüydü. yine rutin geçti, yine eğlendim. bugün
rutin olmayan karayollarıydı. bayramda, babaannemden anneanneme en az 1-1,5
saatte gittiğimiz yol, bugün 10 dakika sürdü neredeyse.
17 ocak, pazartesi. 1134
i: şu kırılmış rüyalar bulvarı adlı şarkı bende bazı şeyler uyandırıyor. böyle
mutlu mutlu. onu bol bol yılbaşı için eskişehir'e gittiğimde duymuştum. aslında
mutluluk ile beraber hafif bir hüzün de veriyor. tatlı bir hüzün.
i: finaller bitti. ben geçen sene bu dönem kaldığım derslerden tekrar kaldım.
kimseye söyleme.
12 ocak çarşamba 1056
i: matematik 1'den tekrar kaldığım kesinleşti sanırım. yaza kadar para
biriktirip, paralı olan yaz okulunda matematik 1 dersini alıp, geçmeliyim.
umarım ki olasılıktan kalmamışımdır. d+ bile d+'dır yani. lineer cebirden de
geçebilmeyi umuyorum ama... çok çok zor. ikinci dönem en az yedi-sekiz ders
alacağım. çok yoğun olacak. yaşasın. daha önce hiç yoğun bir programım olmadı
da...
i:
9 ocak pazar 2327
i: uyuz oldum eksen'deki hatuna. sürekli kötü şeylerden bahsediyor. tövbe.
7 ocak cuma 2227
i: merhaba, cuma. nasılsın? nasıldın?
i: saçlarımı kestim, dün ya da önceki gün. çok değil beş-altı parmak kadar
kısalttım. toplandığında üç-dört parmak kalıyor tokadan sonra. yakında daha da
kısaltacağım.
5 ocak, çarşamba. 0057
i: çok sinirleniyorum bazen. tahammül seviyem giderek düşüyor. aksi bir adam
olacağım büyüdükçe. bu aksileşmemin ardında yatanları bulup, bir bir yok etmek
istiyorum. hr.
1030 40485
i: bir evim, onun içinde banyom, banyom içinde de bir lavabo üstü aynalı dolabım
olursa, içinde old spice traş losyonu olmasını diliyorum.
i: üç tane film izledim bugün. çok hoşuma gittiler. intermission; birçok
karakter bazı noktalarda kesişiyor, güzeldi. mindhunter, çok zekiceydi. oceans
eleven gibiydi diyelim. diğeri de code 46, pek eğlenmedim ama düşünce tarzı
yerinde bir filmdi.
yalnızlığı kahve ile paylaşıyorsan eğer; ne fazla soğuk olsun, ne de fazla sıcak
iç.
sıcak içme... birden bir rüzgar eser ensene doğru, durgun havası olan odanda
bile üşüdüğünü hissedersin.
soğuk içme. bir için sıcak kalmışken, onu da harcama.
24 eylül, cuma. 1121
i: eski, kırmızı belediye otobüsleri hızlı giderken çuf diye bir ses çıkartıyor.
bilmiyorum ne ile alakalı ama çıkartıyor işte. ortalama altı saniyede bir çuf
ediyor. herhalde motor sıkılıyor, aman be diyor. ha haaaaaa.
i: ben sıcak sütü, özellikle sıcak ve şekerli sütü hiç sevmem ama, hep içimde
şöyle sıcak sütlü bir kahvaltı yapma isteğim var. nedenini bilmediğim bu his,
her börekçiye girişimde yeniden canlanıyor: "sıcak süt bulunur."
i: eurodecor diye bir yer var incirli'de. aynen şöyle yazıyor tabelasında:
eurodecor, mutfak concept. ne güzel di' mi bir ingilizce bir türkçe. tarzanca.
i: babamla aynı zaman evden çıktığımızda; o, beni şirinevler'e ya da topkapı'ya
bırakıyor sağ olsun. hep alaturka fm dinliyoruz. acayip keyifli oluyor babam ile
dinlemek. birlikte söylüyoruz şarkıları hehe.
i: müzik çalan bir yerde içince, özellikle çok içince, artık müziğin kulağınıza
değil de direk beyninize ulaştığını hissediyorsunuz. herhalde kulak zarı da
etkileniyor alkolden eh eh. böyle sanki rüya gibi oluyor çalan müzik. ortamı
saran bir atmosfer yaratıyor hemen size. hiç düşünmüyorsunuz, sadece o
geliyor...
i: gece, otobüslerin kalmadığı vakitlerde, minibüsler ile yolculuk ediyorum
evime ulaşabilmek için. o saatlerde yirmi kişilik minibüste en fazla bir tane
kız oluyor. çok garip di' mi, sadece erkek dolu bir minibüs. kızlar geceleri
korkuyor mu çıkmaktan acaba? sanmıyorum ki, kızlara yapılan saldırıların
erkeklerinkinden fazla olsun. gaspsa gasp işte. herkese yapılıyor. tabii bir de
cinsel yönü var olayın: zina. eh eh. sayın erdoğan'a da mesaj atmadım demem
günlüğümden.
i: bu nasıl iştir ya? sabah dokuzda öğrenciler dışarılarda oluyor. okul dediğin
dokuzda ders halinde olan yerdir. hadi öğlenci diyelim, o da nasıl oluyor da
sabahın köründe kıyafetiyle çıkıyor, neden çıkıyor? on iki yıl okudum. on iki
yılın, on ikisinde de tüm gündü okulum. aslında süper iyi bir öğrenci olmam
gerekiyor di' mi? potansiyel olarak tabii.
i: oyun aldık. school tycoon. rule your school diyor oyun. böyle okul
yapıyorsunuz, çok şeker. müdür müdür müdür? ehe.
0938
i: gidiyorum ya davutpaşa'ya, kayıt mayıt yapmak için, hiç özlememişim tabii ki.
dün özgür adlı sevecen ve benim deonu bir o kadar sevdiğim bir arkadaşımı
gördüm. çok komik oldu. ilk önce kuzeninini gördüm, dedi ki; özgür de gelecek.
tamam dedim. gelsin. dur oyun oynarız dedi. geldi özgür, emrah ( özgür'ün
kuzeni) başladı, ulan bu ilkan ne piç adam di' mi dedi, özgür de yok lan kral
çocuktur falan. olur mu oğlum bana geçen gün aysiku'da küfür etti ibne diye
devam etti, şakadır şaka dedi özgür. arkadan da ben dinliyorduum hehe. çok
şekerdi. öyle yani, çok gülmüştüm ben yaşarken ama buraya koyunca olmadı.
i: (boş bırakmışım.)
21 eylül, salı. 1006
i: artık erken uyanmaya alışmalıyım. okul başladı, başlayacak.
20 eylül, pazartesi. 2326
i: insan elindekileri kaçırıyor bazen. hiç anlamadan, zamanı gelmeden kaçıp
gidiyorlar. bir görüştüğünde, bir daha görüşemeyeceğini bilmemek daha az
davranmana, daha az hissetmene sebep oluyor... ömür vardı. ayran içilirmiş. hiç
içemedim. yıkmışlar. kaçırmışım. o tadı alamadım.
18 eylül, cumartesi. 0010
i: güncelliyorum iyice sitemi. herkese e-posta yolladım, yollayabildiğim tüm
türkçe blog sahiplerine. gmail'imden yolladığım için türkçe karakter
kullanamadım ama, anlarlar. sevgili insanlar. çok güzel olacak umarım herkesin
bir aradalığı.
17 eylül, cuma. 2131
i: bazı insanların çok çok paraları var ya, işte o insanlar neden bana birkaç
istediğimi almıyor. mesela gitsem, ayda beş yüz milyar kazanan birinden bir
fotoğraf makinesi istesem...
i: sonunda wax poetic albümü buldum. dinliyorum. hastanızım demek istiyorum
gıyaben. belki canlı izlemek de nasip olur. bak işte, bedava olsa kesin
giderdim!
i: bir sürü arkadaşım olsun istiyorum böyle günlük tutan. o, ön yargım olan
güncem sitesinden olmasınlar ama. kendi başlarına blog tutan, tasarımlarına
dokunabilen insanlar olsun.
i: şimdi müzik setini kurayım buraya, güzel ses verirse iki yüz milyondan
vazgeçerim herhalde. üf püf. bu kadar yüksek meblağları düşünmeden verebilecek
kadar zengin olsam.
i: gün geçtikçe büyüyorum. artık fırsat buldukça, kupa ilie değil de ince belli
çay bardağı ile içmek istiyorum çayımı. her önüme geleni yemiyorum, yok yahu
bunu yemeyeyim tavrımı takınıyorum. geçen gün, bilerek ve isteyerek terlik
giydim. o zaman işte şaşırdım.
1913
i: evet, ayın on dördünde yıldız'da kayıt yaptırabilmiş olsaydım bu sene de
belki ingilizce almayacaktım ama, olmadı. artık mecburen almak zorundayım. tüm
yıl gireceğim yani derslerine. mecburen!
i: müzik setini tekrar odama aldım. bilgisayara bağlayacağım. yakında da iki yüz
milyon verip creative'in beş artı bir kolonlu, ses kartlı ürününü almayı
düşünüyorum. hadi hayırlısı.
14 eylül, salı. 2124
i: oh. yine keyfim yerinde. tavuk şiş ısmarladım. bir buçuk. o geldi. böyle
tavukların altında mis gibi bulgur pilavı. ayrı bir tabakta salata. bir de büyük
ayran. daha ne olsun. cnbc-e'de de las vegas var. harika. altı buçuk milyona
dünyanın en güzel bir saati yahu. eh eh. gerçekten bizim buradaki kebapçı bu işi
biliyor yahu.
i: sağ kulağımın üstü ağrıyor. beynimin olduğu yer. galiba çok yordum. ha ha
ha.
i: şu megane II sport'un reklamı çok güzel de, araba daha güzel vallahi. iki yüz
yirmi beş beygir olması ayrı bir özellik tabii.
1627
i: bir garip oldum. eskiden yemek seçmezdim şimdi seçiyorum. bazen canım
kızılkayalar hamburgeri bile yemek istemiyor. bir bozukluk var sanırım bende.
özellikle kaşardan nefret ediyorum. sadece bu yüzden dün az pizza yiyebildim.
ben böyle değildim.
i: saçımda doğal bir karmaşa var. bir tarafında sadece. keçe gibi dedi halam.
ehe. benim çok hoşuma gitti o karmaşa. keşke tüm saçım öyle olsa.
i: dün çocuklar gibi şendik. saklambaç ve uzun eşek oynadık erol'ların oradaki
parkta. çok komik hikayeler anlattılar. bir arkadaş şaka olsun diye, ki kendisi
biraz delidir, diğer bir arkadaşın göbeğini pense ile tutmuş ehe. bir de,
saklambaç oynarken penyelerini değiştiren iki arkadaşı polis görmüş, yanlış
anlamış eh eh.
i: zina yasası nasıl oluyor da konuşulabiliyor anlamıyorum. sadece hayır
denilecek ve imha edilecek bu kanun.
i: kışın, yani soğukta yatarken nefes almak daha kolay. yazın uyurken böyle ağır
oluyor sanki hava nefes almak için. kışın bir de yataktan çıkmak çok zor oluyor.
sadece bu yüzden lineer cebir dersinden kaldım sanırım. o sıcak, o rahat
yataktan soğuk odaya, daha da soğuk dışarıya çıkmak. yarım uyanmış şekilde
ayılmaya çalışırken üzerini giymek. dışarıdaki yağmura karşı nasıl korunacağını
düşünmek. püf. kış gelmesin.
i: halay çeken bir grup insanı biraz uzaktan, biraz da yukarıdan izleyince
ritmik kafa hareketleri çok güzel görünüyor eh eh.
i: annemler gelecek birazdan, çay koyayım da deli gibi sevinsinler eh eh.
i: babaannemlere gittim geçen gün. kandil dolayısıyla. o gün birçok anım
canlandı. etraftaki bazı kokular, yokuşta top oynamak, pazardan gelen dedemin
elinden paketleri almak... ta ne zamandı onlar. on üç, on dört yıl önce. zaman
geçiyor. bir gün ben de burayı okurken böyle diyeceğim hehe.
i: he, bir de cağaloğlu'na gittim geçenlerde. daha doğrusu oradan geçtim. oranın
da kendine has pişmekte olan kestane kokusu beni etkiledi. rami'de de toz
kokusu. ah ah.
i: beşiktaş'tan ta fatih'e yürüdüm. beşiktaş, karaköy, eminönü, sirkeci,
cağaloğlu, beyazıt, vezneciler, unkapanı, fatih. ne yürümüşüm ama. hem de
eminönü'nde o kadar fotoğraf makinesi baktım.
i: bu fotoğraf makineleri çok pahalı. d100 ve d70 istiyordum. tabii ki çok
pahalı. üç, beş milyar.
i: annemler yoktu ya, hala da yoklar ama bir saate kadar gelirler. şu bekar
hayatımdan birkaç örnek vermek istiyorum. bekar erkek, bir tavada birden fazla
yemek yapabilir. aynı tavada yumurta yaptıktan sonra domatesli sosis yapabilir
ya da mantar kızartabilir. yine bir bekar erkek, aynı su bardağı ile iki hatta
üç hafta su içebilir fakat, bardağı kaybetmemesi gerekiyor. ben kaybetmedim. hep
televizyonun üzerindeydi. bir bekar erkeğe iki hafta için yaklaşık bir kasa bira
gerekir. arkadaşı falan gelirse yine de takviye yapmalıdır. bira pahalı olduğu
için gelenlere çay da ikram edebilir. su kaynatma makinası sağ ayağının
yanındadır bu bekar erkeğin. sol tarafında, masanın üzerinde de çay ve kahve
durur. en az iki bardak vardır ki, biri ile daha önce kahve, diğeri ile daha
önce çay içilmiştir. etrafta kullanılmaya hazır peçete bulunur. bir şey
dökülürse ya da silinmesi gerekiyorsa yerinden kalkmaz bekar erkek. bekar ilkan
erkeği makarna yapımı konusunda çok üretkendir. evde hiçbir şey yokken,
baharatlı makarna yapar. hatta hazır sebze soslu makarna üretir. tabii ki bir
bekar erkeğin evinde bir sürü makarna olmalıdır. tost makinası olan bekar
erkekler makinayı yemek yedikleri yere yerleştirmeli, ayağa kalkmamalıdırlar.
i: gmail davetiyem var, isteyene yollayabilirim.
i: hala yeni tasarımım yok ya, ben ona yanıyorum.
09 eylül, perşembe. 1209
i: artık geceleri erken yatamıyorum. garip bir sorun bu. akşam çok çay içiyorum
belki ondandır. kahve içmiyorum çünkü, o zaman hiç uyuyamıyorum. yine dörtte
yattım dün gece. gece güzel filmler oluyor.
postacı diye bir film vardı.
onu izlemiştim önceki gece. dün gece de bir film izledim ama şu an hiçbir
hatırlamadığımı farkettim ehe.
i: internet dili var ya artık, bir yerine bi yazmalar, sadece sessiz harfleri
kullanmalar. bunların önüne geçelim arkadaşlar. düzgün yazmaya çalışalım
birlikte.
i: hardal sevmezdim, sever oldum. iki üç haftada tek başıma bir küçük hardal
bitirdim. hoşuma gidiyor yahu.
i: bu yaptığım sabah keyifleri beni hayata bağlıyor yahu. atıştırma, sessiz bir
ev. sadece cazın sesi. bir yanımda çayım, diğer yanımda fare. yakında annemler
gelecek, özleyeceğim tek şey bu olacak sanırım.
08 eylül, çarşamba. 1823
i: merhaba. tekrar tekrar yazıyorum. çok uzun zaman ara verdim. yazdıklarım var
ama derleyip yayına sokmam zaman alacaktır. yeni tasarımım hala aklımda değil.
bir tane yaptım ama onu da ben sevmedim. daha doğrusu üzerinde çok uğraştığım
için gözümde eskidi. püf.
i: quartet muartet'ten söz etmek istiyorum. ettim. harika bir albüm yapmışlar.
yani benim çok hoşuma gitti. isimleri kasış bir isim değil, quartet muartet.
albümlerinin ismini merak ettiniz, di' mi? o da en az isimleri kadar çok (!)
düşünülmüş bir isim; dokuz parça. neden mi? çok zor di' mi nedenini bulmak.
dokuz tane parça var çünkü. bobi diye parçaları var mesela. bobi, dikey,
pastoral, deminki parça, bir ileri bir geri, dün mü?, salça, ilkbahar, büdüt.
işte dokuz parçaları. ben dilerim ki herkes dinlesin. kulağının pası silinsin.
i: bazen kendimi, başkalarını izlerken buluyorum. onları incelerken. insan
olması şart değil, cansız bir bina da olabilir. öyle kalakalmış bakarken
buluyorum kendimi. gözlemlerimi gözlemliyorum bazen. çok zor oluyor haliyle.
neden düşündüğümü sorgulayıp bulmam.
i: doritos reklamında bir hatun sossal dersler diyor ya, ehe çok komik di' mi?
i: insanların sigaraya başlama isteklerinden bir diğeri olarak sosyalleşmeyi
görüyorum. bkz: ateşiniz var mı?
i: cazci.com'u buldum. pek uğraşılmamış gibi
gördüm ama olsun. yararlanılabilir.
i: tüm kızların birer, kendi çaplarında tehşirci olduğuna inanırken aklıma geldi
de herkes galiba bir nebze tehşirci. şöyle bir kız modeli var, düşük belli
pantolon giyer bu kızlar. fakat, popoları açıldığı zaman örterler. yani? çok
basit. sen, eğer poponu açıyorsan kapatmayacaksın. "modeli hoşuma gitti ama
popom görünmesin." haydi canım sen de. sonra da bir sürü sistit durumu.
i: evi topladım biraz bugün. çöpleri ayıkladım odamdan. tamamen olmasa da biraz
düzen geldi en azından. mutfaktaki bulaşıklar da fazla yok, idare ediyor
şimdilik ev kendini. biraz çöp çıktı, onları da kapının önüne koydum. kapıcı
alır herhalde. he, bizim kapıcının şöyle bir özelliği var, anlatıyorum: hep
yanından geçerken nasıl olduğunu, keyfinin iyi olup olmadığını, hızlı da olsa
sorarım ve aramızda hep aynı konuşma geçer.
-ali amca, n'aber, nasılsın?
*saaaa oool canım.
e peki ali amca, neden sen de hiç benim nasıl olup olmadığımı sormuyorsun ki.
i: artık benim de bir gmail'im var. ci meyıl. biraz kalburüstü bir e-posta
adresi gibi çünkü, üye olan birisinin davetiyesi ile e-posta adresini
alabiliyorsun. bu adam alabilir gibi bir şey. bir nevi referansın olması
gerekiyor. sağ olsun teo yolladı bana. tenekeci et gmail nokta com. garip bir
özelliği var. beş harfli, yani beş karakterli e-posta adresi alamıyorsun. ilkan
et gmail nokta com'u alamadım mesela. haylaz google'cılar. bir de bu haylaz
google'cılar gmail habercisi
çıkarmışlar. sağ alt köşede duruyor, e-posta gelince, arada sırada kontrol
edince sana söylüyor. maşallah. he, bu arada,
google toolbar'ın da yenisi çıkmış.
i: hehe, yazacak bir şey bulamamışım buraya. şimdi yazdım. sonradan yani. saat
sekize yirmi var.
22 temmuz, perşembe. 1056
i: hep düşünürüm, benden çok yaşamış olan, kısaca benden büyük olan herkes
benden daha üstündür diye. çok sığ ama, doğru. bazen de öyle insanlar görüyorum
ki, yaşamış ama nereye yaşamış. neyine yaşamış. sonra düşünüyorum, onların o
fazladan yaşadıklarını nereye harcadıklarını.
16 ağustos, pazartesi. 1550
i: her zamanki gibi yine rutin bir enez günü. hava kapalı. istanbul'a giden
yağmur dün gece buradan geçti. hani şu "tüm yıl yağan kadar yağmurun bir günde
yağacağı" gün bugün. istanbul'a gidesim yok haliyle. hiç çekemem yağmur mağmur.
i: ntv'ye sorun diye bir program var. ya da tam ismi açık hat galiba programın.
ne güzel. ne kadar etkileşimli bir program. insanların söz hakları oluyor. hem
de daha yaratıcı sorular soruluyor. bazen çıkan uzmanı bile şaşırtan sorular
oluyor. ne güzel di' mi yaratıcılık hatta daha fazla düşünme, ne kadar çok beyin
o kadar çok fikir.
i: LG firmasının başkanı demiş ki, türkiye'de beyazeşya firmaları çok iyi bundan
dolayı türkiye pazarına girmemiz ancak beş yıl alır. böyle bir gurur doldu içim.
i: bir tane tasarımım hazır, onu koymam gerekiyor ama hala koyamadım. çok güzel
bir program var, zaman ayırsam onunla hazırlayacağım html'yi. niye zaman
ayırmadığımı da bilmiyorum. galiba ben biraz kötü bilgisayar kullanıyorum. eski
kafalı mıyım neyim. gayet vasat bir insanım yani.
i: biraz masaüstümü topladım. klasörlere yerleştirdim, neredeyse 1024*768'lik
masaüstüm dolmuştu. şimdi üçte, dörtte biri dolu.
i: kazaa gibi bir program var, adı bearshare. tattım, güzel. kazaa'ya göre bir
çok alternatif özelliği var. önizlemesi çok rahat, harika hatta. mis mis.
bırakın kazaa'yı, hop atlayın bearshare'e. ayıyı paylaş, ayı kadar paylaş, o
kadar paylaş ki ayı ol. serbest çağrışım işte.
10 ağustos, salı. 1912
i: kendimi hem günlüğüme, hem de bilgisayara karşı biraz mahçup hissediyorum.
artık daha az seviyorum bilgisayarla uğraşmayı. php öğrendim göya. nasıl yani?
tüm kitabı okudum neredeyse, ama hiç alıştırma yapmadım. sanırım gerçek bir
proje olmadan da öğrenmeye niyetim yok. iyice sav(f)sakladım bilgisayarı. tipik
bir internet genci gibi, surf ve chat yapıyorum. ikisi de ingilizce. surf and chat...
i: içimde bir kitap okuma isteğidir gidiyor. her kitaba bir önyargı
ile yaklaşıyorum. yok bu böyledir, yok şöyle şöyle olsa keşke. sonunda yine
ejderha mızrağı serisine geri döneceğim diyorum, yok. o da olmuyor. ne o öyle
zamanımı bir hikayeye harcama olur mu! ne kadar "kadim" bir hikaye de olsa yine
de boş. peki dolu olan ne? cevap beni geliştirebilecek kitaplar. peki ben onlara
nasıl yaklaşıyorum? -bu ne ya, hayatı dikte edilerek mi öğreneceğim, gelişmem
için böyle mi yapmam gerekiyor... vs. kendini beğenmiş ilkan.
i: di' mi, insan iki yüzlü olmalı. nasıl olsa yüz göstermesi gereken bir sürü
yer var. bir bakmışım ki ilkan disKo'da dans ediyor, bir bakmışım kurman dumhan
konserlerinde pogo yapıyor... bir bakmışım ki, ilkan ağırbaşlı. hadi canım!
i: bazen gereken önemi vermem gereken şeye/kimseye gereken önemi sağlayamadığımı
çok geç fark ediyorum. daha dikkatli ve özenli davranmam gerekiyor...
i: ... iyice kendimi yerme yazısı oldu, bitirdim hemen. bu üslubu terk ediyorum.
i: geçenlerde, istanbul'da yürürken bir kör gördüm. kör bir insan, sopasıyla
yeri dürtükleye dürtükleye gidiyordu... sonra sopasını dürtüklemediği bir an,
düştü. sendeledi. çok acıdım. elimden bir şey gelmedi. düşündüm sonra, biz ne
eften püften sebeplerle üzülürken adamın yaşadığı hayata bak. sonra da yine
düşündüm, bu sefer kör adamın yerinde ben (belki biz), bizim yerimizde de daha
kaymak bir tabakayı koydum. ne çark ama!
i: tophane'de kumpir zevki çok güzel yahu. böyle bir yandan nargile tüttürürken
bir yandan bir kaşık kumpir emmek. püf. canım istedi yahu.
i: geçen ayın lombak'ında delikanlı tırtıl cengiz abi'nin kelebek olması ile
ilgili bir karikatür silsilesi vardı. çok komik di' mi? delikanlı bir tırtılsın,
sonra zaman geliyor, rengarenk bir kelebek oluyorsun...
i: hani televizyon izliyoruz ya, o an nasıl oluyor da televizyona kitleniyoruz
bir türlü çözemedim. sanki gözümüz ekran oluyor. olaylarla bir bütün şeklinde
bir algılama süreci başlıyor. neden, nasıl?
i: bir gün puma penye giymiştim. çok rahatsız hissettim kendimi. böyle bir
damgalanmış hissi verdi bana. üzerinde kocaman puma yazıyor. insanlar nasıl
oluyor da giyiyorlar anlamaya çalıştım. bulamayınca da, her zamanki kendimi
savunma stilime, kaçışa geçtim: öyle davranmaları gerekiyor...
i: mesela, şimdi burada tiki aşağılamak istediğimden değil de, nasıl oluyor da
iğrenç kokan bir monta -barbır- o kadar para verip alıyorlar? mont bariz bir
şekilde kokuyor. nasıl oluyor da ona alışıyorlar. çok değişik bir şey yahu.
değişik bir dünya. anlayışlı bir tiki arkadaşım olsa da bunları ona alenen
sorabilsem.
i: acaba tiki dediğimiz kişiler aralarında kendilerine tiki diyor mu bir de bunu
merak ettim. biz yapıştırmışız yaftayı, onlar kabulleniyor mu? belki bu da bir
kişiselleştirmedir. olamaz mı.
i: yürüyen merdivende, sona geldiğinizde bir adım atmak gerekir ya,
ben yapmıyorum. parmak ucumu kaldırıyorum ve merdiven bitine kadar da hareket
etmiyorum. merdiven bitince, hop. otomatik bir şekilde kendi kendimi yere basmış
buluyorum. daha pratik di' mi? (üf, çok üşengecim. gerçekten. bu halim hoşuma
gitmiyor.) he, üşengecim derken, bence çoğu icat, üşengeçlik sonucu çıkıyor.
üşengeç insanın normal bir insandan fazla ihtiyacı olduğu için üşengeç insanlar
daha fazla şey icat ediyor.
i: balkondayım, yazlıktayım. ayaklarım üşüdü. garip, soğuk bir hava var.
ileriden çakan şimşekler seçilebiliyor. bir kapıyor bir açıyor hava. bulutların
arasından güneş dökülüyor...
11 temmuz, pazar. 2225
i: babam üzerimde garip bir otorite kurmaya çalıştı bir saat kadar önce. annemle
aramızda geçen sürtüşme üzerine, hiddetle balkondan kalkıp salonda, bana üç adım
uzakta "sen kendini ne zannediyorsun" gibilerinden konuştu. canım babam. bazen
böyle de yapman gerekiyor ama, bana değil. sevgiler.
i: püf. yarın bursa'ya gideceğim. ta buradan oraya, hiç gözüm yemiyor. bütün yol
uyumak istiyorum galiba. bu sebepten tüm geceyi ayakta geçirmek istiyorum ki,
imkansız. çok uykum var. leman, lemanyak, penguen, kemik memik hepsini alacağım.
geçen gün gökçeada'ya gidip dönerken bilim teknik'i bitirdim, chip mip bulursam
onu da yalar yutarım. cd çalıcım da yanımda olacak. dost olacağız onunla.
annem olacak yanımda. onu götürüyorum bursa'ya...
i: birkaç insan eleştirim vardı, unutmuşum...
9 temmuz, cuma. 1444
i: kendi çizgisini çizmiş insanlarla daha kolay arkadaş olabiliyorum. nedeni
bana kaygan olmadıklarını hissettirmeleri. yani birine özenerek hareket
etmeyince adam oluyorlar gözümde. tam anlatamadım, dönerim sonra bu konuya
belki.
i: yüzüm yanıyor. annemler balkona ilaç yaptırdılar, hiç sinek gelmesin diye,
ama ben de gidemiyorum. yo, yo, düşündüğünüz gibi değil. sinek değilim. hoho.
i: arada sırada bir şey izlerken kitleniyor bu hıyar bilgisayar. uyuz oluyorum.
olsun yine de laptop gibisi yok. üşenmesem bir format atsam ne güzel olur. püf.
i: hafif esiyor şu anda odam. ben kahvemi yudumluyorum, rüzgar beni.
6 temmuz, salı. 1208
i: eskiden soğanlı sabah salatası yapardı annem. şimdi sadece kahvaltılığı
koyuyor önümüze. babam için hava hoş. sadece midesini dolduruyor. püf.
2138 salı
yan sitedeki komşumuz tam bir trakyalı hatta, belki bir çingene. her
akşam zurnalı davullu müzik çalıyor ve pis hop hop alkış alkış
sesleri geliyor. muhtemelen çiftetelli de oynuyorlardır eh eh. ne
içtenler. biraz hayvanlar gerçi, doğru.
0034 pazartesi
bir son bahar isteği var içimde. hafif bir hüzün galiba.
burada, enez'de golden beach club diye bir yer var. eğlence mekanı.
giriş ücretsiz diye girdik. clubbing night mı ne, bir şeyler
dağıttılar. hani bildiğimiz kağıt reklam parçacıklar. gittik. club
müziğine ilgim olmasa da eminim ki club müziği şu çıtır çıtır ye
beni, işte bilmemne kulağımı em benim filan değil. hele nazan öncel
hiç değil. bir iki tane ipe sapa gelir şey çaldılar. of daha da
sinirlendim şimdi çünkü athena adlı şahsı muhterem grubun da o
örovizyon parçalarını üst üste çaldılar. tamam, tahammül ettik
diyelim. peki şu "içeride mor ışık var, hadi tüm aklı selim kişi
kitlesi olarak beyaz gömlek giyelim" fikrine nasıl katlanabilinir? ya
o dans edişler. o trakyalılığın verdiği çiftetelli dansını
hızlandırma çabaları? ah be insanoğlu. neden bunları yaptığını bir
çözebilsem...
burası güzel. öğlenleri sıcak oluyor. bugün sabah bile sıcaktı. çok
garip ki sıcaktan dolayı daha fazla uyumam gerekirken uyuyamadım.
f1 vardı bugün. yine şumaher kazandı.
yazliktan yaziyorum. her yer yemyesil. bir de baska özelligi var, her
yer dümdüz. yokus yok.